Danimarka / Frederiskberg doğumlu Aynur Ayaz,
Fatih Üniversitesi’nde Bilgisayar, Anadolu Üniversitesi’nde İşletme öğrenimi görmüştür.
Uzun yıllar medya sektöründe çeşitli kurum ve kuruluşlarda birçok dalda hizmet vermiştir. Ayrıca şirketlerde kurumsal iletişim koordinatörü, eğitmen olarak da başarıyla çalışmıştır.
Aynur Ayaz, Profesyonel olarak 16 yıldır Sunuculuk ve Spikerlik yapmaktadır. Gerek sunduğu
( ulusal ve uluslararası ) protokol sunumları, festivaller, ürün lansman toplantıları, açılışlar, sempozyumlar, paneller, gösteriler, konserler, üniversite mezuniyet törenleri gerekse de televizyonda sunduğu farklı TV formatlarındaki programlarla genç yaşta halkın takdirini kazanmayı başarmıştır.
Sunuculuğunu yaptığı gelenekselleşen organizasyonlarda sesi ve sahne üzerindeki duruşuyla sunduğu organizasyonların adeta kurumsal yüzü olmuştur.
Mesleki kariyerinde pek çok işi bir arada yürütmeyi başaran Aynur Ayaz, sunuculuk ve spikerlik dışında köşe yazarlığı, yazarlık, eğitimcilik ve birçok ulusal kanallarda yayınlanan TV dizilerinde konuk oyuncu olarak oynamıştır. Geçmişte stajları dahil olmak üzere internet haber yayıncılığı sunumları, Tercüman Gazetesinde haftalık köşe yazılarıyla, Aktüel Gazetesinde gazeteci yazar kişiliğiyle de pek çok haber ve köşe yazısına imza atmıştır. Geçmişte ve bugün halen internet haber portallarından; haber7.com(5yıl), takipmedya.com(aktif),
Haber Kuşağı, Skyturk, Haber7yaman, iyigunler.net,gastee.com, Bizim Anadolu diğer yandan Kariyer Atölyesi ve İstanbul Semtleri web sitelerinde yazılarını yazmaya devam etmektedir. Spikerler Derneği Kurucu Üyesi olan Ayaz, derneğin Basın ve Halkla İlişkilerden sorumlu yönetim kurulu üyeliğini yapmaktadır. Bebek Üniversitesi Gelişim Derneği Başkan yardımcısıdır, Dünya Engelliler Birliği&Dünya Engelliler Vakfı üyesi ve derneğin kurumsal ilişkiler komisyonundadır. TÜMBİFED ( Tüm Bürokratlar ve İş İnsanları Sosyal Dayanışma Federasyonu) üyesidir.
Gelişim Akademi’de Medya İlişkileri – İletişim uzmanlığı eğitmenliğini devam ettiren
Aynur Ayaz bunun yanında elma’S medya ve Anafikir Reklam Ajansının Kurumsal İletişim Direktörlüğü görevlerini de başarı ile sürdürmüştür.
Aynı zamanda aktif olarak Istanbul Medya Akademisi “TV Programcılığı ve Sunuculuk” eğitmenliği ile Turuncu Eğitim ve Danışmanlıkta yine iletişim eğitmenliği yapmaktadır.
1998 yılında Delta FM’de Radyo Programcısı olarak başladığı meslek hayatını çeşitli gazete ve yayın portallarında köşe yazılarıyla ve Kanal 7, Fox TV, İstanbul Channel, TGRT Haber, CINE 5, TRT Müzik, Beyaz TV, FLASH TV gibi ulusal yayın yapan televizyon kanallarında gerek mutfakta gerekse de uzun yıllar ekran önünde çalışarak yorulmadan ve başarılarına her geçen gün yenilerini katarak sürdürmektedir.
“Gülümseyen Objektif”,” Genç İletişim ” gibi bir çok sosyal sorumluluk projesinin içinde yer almış ve bazı STK’larla sosyal sorumluluk çerçevesinde çalışmıştır.
Yakın zamana kadar CINE5 ekranlarında Prof.Dr. Bülent Zülfikar Hoca ile çocuk sağlığı kapsamında ‘ Zülfikar Hoca ile Çocuklarımız için ‘ programının Moderatörlüğünü yürütmekteydi.
Aynı zamanda yine sosyal sorumluluk çerçevesinde Kaktüs Kabare Tiyatrosu’nun
( kadın & erkek şiddetine hayır diyen ) Tevfik Yapıcı’nın “SESSIZ ÇIĞLIK” adlı sahnelenen oyununun oyunculuğunu da yapmıştır.
Konuk oyuncu olarak yer aldığı ‘Guruldayan Kalpler’ isimli bir tane sinema filmi bulunmaktadır.

Bize öncelikle kendinizden bahsedebilir misiniz ? Aynur Ayaz Kimdir ?

16 yıldır sunuculuk yapan gazeteci& televizyoncu ve eğitmenim. Bugüne kadar arşivli farklı
TV programlarıyla yüzlerce canlı yayın yapmış, farklı, çeşitli organizasyonlara, sosyal sorumluluk projelerine imza atmış biri olarak biliniyorum. Sunucuyum çünkü ülkemin her noktasında karış karış sunumlar, moderatörlükler yaptım ve yapmaya da devam ediyorum. İnternet haber medyasının kurulduğu günden beri çalışmaları yakından takip ederek Haber7.com’un 5yıl aktif köşe yazar kadrosundaydım. Spikerler Derneği kurucu üyeliği ile birlikte birçok sivil toplum kuruluşuna üyeyim. Mesleğine aşık ve çok emek veren bir televizyoncuyum desek kesinlikle abartmayız. Uzun soluklu projelerde yer almayı seven, aynı zamanda iş dünyasından da kopmayan birisiyim.
Akla gelecek birçok TV Program türünü yapmış oldunuz şu ana kadar bunun sırrı ve başarısı nedir sizce ?
Sır çok “çalışmak” ve yılmamak herhalde. Bir de ekleyin bunun yanına çok istemeyi ve mücadele etmeyi. Bıkmadan ve usanmadan. Bir çok başarılı yolculuğun temeli zaten bu değil mi. Genç arkadaşlarda çok soruyor bu soruyu yaşıtlarımla bende ara genç jenerasyonuz.
Bu işin sırrı biraz gözlem yapmak. Çalışmakla gözlemleri birleştirmek. Hangi okulu okuduğunuz gerçekten önemli değil. Neyi nasıl anlattığınız önemli neyi nasıl algıladığınız, yapacağınız çok önemli. Oturduğunuz yerden hiçbir şey gözlemlemeden, insanların, halkın içinde olmadan, izlemeden bakmadan televizyonculuk yapmanız yayıncılık yapmanız söz konusu olmamalı.
Kendinizle beraber yaklaşık 30 kişilik ekibide kontrol etmeniz gerekiyor. Bazen daha az bazen daha fazla ama kalabalık ekipler ve uyum şart yani. Ne iş yaparsanız yapın tek başına siz bir şey olamıyorsunuz ancak sizin kadar çalışkan ve etkin bir ekip olursa o vakit tamamdır işte doğrul yolculuğunuz başlamıştır.
En çok sevdiğiniz TV programlarınız var mı ve keşke devam etseydi dediğiniz program var mı ?
Elbette var. Gerçi TV’de birbirinden ayırt etmeyi pek sevmiyorum. Anne Hikayeleri adlı programım benim için çok çok özeldi. Bir de sağlık dünyasını ilgilendiren herkesin sağlık sorusuna cevaben yapmış olduğumuz Kendine İyi Bak şu anda özel tekrar yayınları ara ara yayınlanıyor(Cine5) ‘de. Yine ekranlarda benimle başlayan ve bensiz devam eden
Tarih ve Medeniyet programını bir sezon boyunca sevgili partnerim Prof.Dr. Ahmet Şimşirgil ile beraber sunmuştuk. Ben yeni ve uzun soluklu sezon işlerini seviyorum.
Haber spikerliğine ağırlık vermeyi düşündünüz mü ?
Haber olabilirdi tabi ama ben TV’de farklı programlarla çok zenginlik kazandım. Farklı programlarda çok şeyler öğrendim. O sebeple programcılığı da habercilik kadar seviyorum.
Spikerlik eğitimlerini nasıl değerlendirirsiniz, eğitim şart mıdır?
Eğitim olmalı eğitim şart hiç şüphesiz. Neticede bizde eğitimler aldık. Eğitimin alınması şart ama bu iş olmayınca da olmayabiliyor. Herkes sunucu moderatör olamaz. Bu işin büyük bölümü ciddi manada sevmek ve gönüllülük esasına dayanır. Çok video izlemeliler, çok haber izlemeliler, dil kıvraklığı, gündem takibi, yorum ve analiz hatta iyi soru sorma yetisi şeklinde özetleyebilirim. Programlar içerisinde aynı şekilde muhakeme, soru sorma ve genel kültür bunlar olmazsa olmazlar. Bunlar çok önemli yanına ilave toplamında tecrübede elde edeceklerdir.
Yeni dönem interaktif yayıncılığını nasıl değerlendiriyorsunuz ?
Başarılı buluyorum ; fakat hiçbir zaman televizyonun cazibesi kendini değiştirtmez.Televizyon bir kere koşulsuz. Televizyon izleyicisi ile internet kullanıcısının farklı yönleri var. Her televizyon izleyicisinin internet kullanıcısı olduğunu söyleyebiliriz. Lakin her internet kullanıcısı televizyon izleyicisi olmayabilir. İnsanlar televizyonu rahatlamak için izliyorlar bilgi almak için değil. İnsanlar interneti bilgi almak için kullanıyor. İnternetin de çoğu zaman bazı yönleri ile aynı bilgi kirliliği olduğunuda hatırlatmakta fayda var. Türkiye’de internet kullanımı ilk 3’te. Ve bazen de sosyal mecralardaki bilgi kirlilikleri ile yapılan yayıncılığa şaşabiliyorum.
Rekabet ortamı sizi nasıl etkiliyor ?
Ben medyadaki arkadaşlarımla çok uzun yıllar güçlü dostluklar oluşturmuş durumdayım. Herkes birbirinden destek almak zorunda. Medyada şeffaflık ve birbirine bağlılık önemli maalesef
Türkiye’de herkes birbirinin ayağından nasıl çekerim, o koltuğa nasıl otururum, ben yaparım düşüncesinde ve bu biliniyor sizde ona göre gardınızı almak durumundasınız. Hal böyle olunca asıl sıkıntı burada yaşanıyor. Ekran nankördür bugün çıkarsınız popüler olursunuz, bir sene veya bir gün sonra ekrana çıkmazsınız kimse sizi hatırlamaz hatta tanıma bile. Bunun çok örneği var. Bir insanın ilk önce kendisiyle rekabet etmesi gerekiyor.
Sonrada yaptıklarının en iyisini yapacak. Bu sadece ekran açısından değil. Her zaman geçerli.
Televizyonda yaptığınız programlarda en çok aklınızda kalan bir anınız var mı ?
Benim Ramazan Özel 30 gün boyunca aralıksız uzun yıllar tekrarının yayınlandığı
Cine5 ekranında “Kabe Hatıraları” diye bir programım vardı. Gerçekten unutulmazdı. 2013Nisan ayında kutlu doğum haftasında umreye gitmiştim. Oradaki anılarım bir anda yayındakiler gibi gözümün önüne geldi. Türkiye’nin her alanda en tanınmış 30 ünlü ismi ile hiçbir televizyonda bugüne kadar anlatmadıkları Kabe anılarını bana, programıma anlatmışlardı. Akılda kalan güzel anılardı. Sosyal medyada da bol bol yer almıştı.
Ayaz’ın hobileri nelerdir en çok neler yapmaktan keyif alıyor?
Valla sanat başlı başına hobilerim arasında. Şu sıralar eski filmlere ve bolca dünya üzerinde etkisi çok olan videoları izlemekle uğraşıyorum. Kitaplar benim en büyük hobilerim arasındadır. Kitaplarda kaybolmaktan büyük zevk alırım. Yazmak da hobilerim arasında. Yazmak ve okumanın birbiri ile büyük ilişkisi var çünkü bana terapi. Birçok insan gibi gezmek ve yep yeni yerleri başka bakış açıları görmek, kültürel geziler bana büyük keyif verir.
Şuan aktif olarak neler yapıyorsunuz ? Projeleriniz neler?
Şuan üzerinde uzun zamandır çalıştığımız bir TV projesi hakkında yeniden uzun yıllar sürmesi için plan ve programlar yapıyoruz. İletişim seminerleri ile yerel yönetimlerle çalışmalara hızla devam ediyoruz. Arada özel ulusal ve uluslar arası işlerin moderatörlüğünü keyifle sunuyorum.Yani 2015/2016 sezonuna hızlı girdik. İnşallah hayırlısı ile çalışmalara kaldığımız yerden devam ederek toplumu yakından ilgilendiren ve taşın altına elimizi soktuğumuz özellikle zor işleri yapmaya ben ekibim kararlıyız. Allah utandırmasın.

VERGİDE MAKAS DARALIYOR

Vergicilik ve muhasebe mesleğini icra edenler özellikle son 12 yılda yoğun bir mevzuat akışına şahit oldu. 2003 yılı başında mali idarenin dümenine geçenlerin, o güne kadar uygulamaya konulmayan sıra dışı diyebileceğimiz uygulamaları ile bugüne kadar gelindi.

Öyle ki, meslek mensupları kanun, tebliğ, yönetmelik, sirküler, genelge gibi yasal düzenlemelerle neredeyse her ay bir koşuşturmanın içinde kaldı.

Peki neydi bu düzenlemeler? Kimden ne aldı kime ne verdi? Binlerce düzenleme yapılmış olmakla birlikte belli başlı uygulamaları sıralamaya çalışalım.

1-Tevkifat Müessesesi:

Çeşitli türleri olmakla birlikte tevkifat kelimesi sadece Gelir Vergisi -piyasa dili ile stopaj- için kullanılmak yerine artık Katma Değer Vergisi için de kullanılır hale geldi. Özel teşebbüs sahiplerince, bir kamu kurumu ya da iştirakine yapılan belli türdeki hizmet teslimlerinden doğan KDV, belli oranlarda hizmeti sunan adına hizmeti alan tarafından beyan ediliyor ve devlete ödeniyor. Artık hizmeti sunan tarafın KDV’nin tamamını beyan etmesi beklenmiyor ve bir kısmı hizmeti alan tarafından ödeniyor. Bir anlamda hizmeti sunan tarafa olan borçtan kesinti yapılıyor ve devlete ödeniyor.

Tevkifat deyince, genelde hizmet ifası gündeme gelse de tekstil işlerinde ve piyasa dili ile fason işlemlerde mal teslimi ve işçilikte KDV tevkifatına tabi olmak durumundadır. Mesela, mahalle aralarında sıkça rastladığımız ve içlerinde fatura düzenlemeyi dahi bilmeyen dostlarımızın olduğu atelye sahipleri, yaptıkları fason tanımlı işlerde tevkifatlı fatura düzenlemek zorundadır.

Tevkifat konusu başka bir husus ise iş gücü ve güvenlik hizmetleridir. Güvenlik hizmetlerinde getirilen sertifikasyon, beraberinde bir düzen sağlamış ve gelişmelere paralel olarak mali idare vergi yönünden de adımlar atmıştır. Örneğin bir güvenlik şirketinden personel hizmeti alan mükellef, %18 olan KDV tutarının 9/10 kısmını güvenlik şirketine ödemek yerine devlete ödemek zorundadır.

Bize göre KDV tevkifatının temel amacı, firmaların kağıt üstünde kardeş firmalar kurmalarının ve bunlar üzerinden grup şirketlerine işçilik hizmeti vermelerinin, dolayısı ile firmalar arası bir vergi ayarlaması yapılmasının önüne geçebilmektir. Tevkifat konusunu çok daha fazla detaylandırmak mümkün olmakla birlikte yazı alanımızın sınırlı olması nedeni ile burada konuyu noktalayalım.

2-Banka yolu ile ödeme zorunluluğu:

Personel maaşlarının resmi ve gayr-i resmi olarak ikiye ayrılması, işverenlerin daha az gelir vergisi ve SGK primi ödemek maksadı ile personelinin maaşını gerçekten daha düşük tutarlarda beyan etmesini önlemek için işçi ücretlerinin banka üzerinden ödenmesi zorunlu hale getirilmiştir. Öte yandan piyasada ‘’açıktan ödeme‘’ tabir edilen ve zamanla ‘’naylon fatura’’ olarak isimlendirilen sahte ve muhteviyatı itibari ile yanıltıcı belge kullanımını engellemek ve bu şekilde piyasada dolaşan belgelerin karşılığı olan ödemelerin ‘’el altından ödenip’’ gerçekte böyle bir ödeme olmamasına rağmen muhasebe hesaplarının ödeme ya da tahsilat yapılmış gibi kullanılmasının engellenmesi amacı ile 8.000,00 TL. ve üzeri fatura bedellerinin de banka üzerinden ödenmesi zorunlu hale getirilmiştir. Fakat, tapu işlemleri sırasında yapılan ödemeler, döviz bürolarında yapılan takaslar ve noter huzurunda yapılan devir/teslim bedelleri banka üzerinden ödenme zorunluluğuna tabi değildir. Özellikle kiracı ve mal sahibi ilişkilerinde banka yolunun kullanılmasını özellikle tavsiye ederiz.

3-Alış ve Satış bildirimleri (Ba-Bs Formları):

Alış ve satışların gerçekliğinin ve bunları tevsik edici belgelerin trafiğini görmek amacı ile aylık bazda bildirim zorunluluğu getirilmiştir. Buna göre A şirketinin B şirketine sattığı en az 5.000,00 TL. ve üzeri mal/hizmet bedeli aylık bildirimler halinde idareye beyan edilmek durumundadır. Böylece çapraz ve/veya karşılıklı olarak mutabakat sağlanıp sağlanmadığı araştırılmakta gerektiğinde mükellefe yazı gönderilerek, beyan edilen KDV’lerin detayı kontrol edilmektedir. Çünkü A Şirketinin beyan ettiği KDV, B Şirketinin vergiden indirdiği KDV’dir. Bu nedenle vergi yükümlülüğü bulunan vatandaşlarımızın alım satım evrakının ve içeriğinin sıhhatine azami dikkat göstermesi gerekmektedir.

4- Kesin Mizan Bildirimi:

Yüzlerce belki binlerce yeni düzenlemenin içinde belki de en çarpıcı olanı kesin mizan bildirimidir. Bir çok mükellefimizin bilmediği, bilse de meselenin nereye varabileceği konusunda yeterli bilgisinin olmadığı husus uygulamacılar için çok farklı anlamlar ifade etmektedir.

Artık;

-Kurumlar Vergisi Beyannamesi verilirken, beyanname ekinde hesaplarınızın icmalini gösteren yıl sonu kapanış mizanınızı da devlete ibraz etmek zorunda olduğunuzu,

-Mizanda yer alan hesap bakiyelerinin beyanname ekinde yer alan Gelir Tablosu ve Bilanço hesapları ile mutabık olması gerektiğini,

-Ortaklara borçlar, ortaklardan alacaklar gibi ilişkili kişi ve kurumların mizan sayesinde yıldan yıla mali idare tarafından takip edilebileceğini ve bu sayede işletme dışına çıkarılan paraların hesabını sorabileceğini,

-Kasa fazlası, kasa noksanı, stok fazlası, bilanço makyajlaması, cari hesapların açıktan çalıştırılması, hatır çekleri, resmi ve gayr-i resmi muhasebe altında üstelik aynı bilgisayarlarda çift kayıt tutulması gibi piyasada neredeyse mutad hale gelmiş uygulamaların mizan sayesinde deşifre olacağını, bu olayların belgesiz mal/hizmet alış-satışı sayılabileceğini, devletten bilgi ve belge kaçırma, devlete yalan beyanda bulunma gibi suçlarla itham edilebileceğinizi,

biliyor muydunuz?

Kesin mizan bildirimine ilişkin mali idarenin yapmasını beklediğimiz yeni düzenlemeler var. Beklediğimiz yenilikleri şöyle sıralayabiliriz:

1-Kesin Mizan Bildiriminin ana hesap bazında değil, detay hesap bazında istenebilir: Böylece her hesabın altında, borç-alacak çalışan her rakam idare tarafından, önceki dönemden devir-incelenen dönemdeki hareket-sonraki döneme devir şeklinde incelenebilecektir. Bu sayede matrahı etkileyen hesapların izi sürülebilir (örneğin şüpheli alacaklar, kıdem tazminatları, karşılık giderleri, stokların bilanço ile tutarlılığı, amortisman giderlerinin toplamı gibi).

2-Kesin Mizan Bildirimi üçer aylık Geçici Vergi dönemlerinde de istenebilir: Böylece bir çok mükellefin yaptığı gibi üç aylık geçici vergi döneminden sonra geçmişe yönelik kayıt atılmasının önüne geçilmesi planlanabilir.

—–

Kayıt dışı ekonomi ve muhasebe işlemleri ile savaşmak için mali idarenin ‘’elektronik kayıt’’ hazırlığı içinde olduğunu da belirtelim. Hali hazırda banka hesapları üzerinden mükelleflerin nakit hareketlerine ulaşabilen vergi idaresi, bütün muhasebe kayıtlarının internet ortamında yapılmasını isteyebilir. Böylece, atılan her muhasebe kaydı görülecek, düzenlenen her fatura takip edilebilecek, istenildiği anda mükellefin mali tabloları mercek altına alınabilecektir.
Memurun sümenine bir şeyler sıkıştırıp beyannameyi hasıraltı ederiz dönemi dijital ortama geçişle birlikte kapanmıştır diyebiliriz.

Mükelleflerimiz, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, gün geçtikçe düzenlemelerin ağırlaştığını ve teknolojik enstrümanların vergi denetiminde ağırlık kazanacağını bilmeli ve bilinçli bir vergi mükellefi olma yolunda alt yapı ve sistem yatırımları dahil olmak üzere bugünden yasal sistemini oturtmalıdır diye düşünüyoruz.

Hoşça bakın zatınıza…

SAĞLIKLI VE DOĞRU BESLENME KİŞİYE ÖZEL OLMALIDIR
Besinlere bağlı olarak oluşan bir sağlık sorunu: Çölyak Hatalığı
İnsanlar yaşadıkları coğrafya ve kültüre göre beslenme alışkınlıkları kazanırlar. Ancak pek az kişi, kendisi için yararlı ve gerekli olan gıda maddelerinin başka bireyler için zararlı olabileceğinin bilincindedir. Bitkinlerin ve hayvanların benzer türlerinde dahi, değişik toprak ve yemler kullanılsa da, insanlar kişiye göre farklı olabilecek beslenme şekillerini anlamakta ve kabullenmekte zorlanırlar. Bu durumun en sık görülen örneklerinden biri Çölyak Hastalığıdır. Çölyak Hastalığı ülkemizde her 150-200 çocuk ve gençlerin birinde görülmektedir. Hastalık, yetişkinlik döneminde de başlayabilir.
Çölyak Hastalığı ya da glüten enteropatisi, buğday, çavdar, yulaf ve arpa gibi tahıllarda bulunan ve gliadin adı verilen bir proteine karşı ince bağırsaklarda gelişen doku hasarının oluşturduğu bir hastalıktır. Gliadin bazı tahılların yapısında bulunan glütenin zararlı kısmıdır. Barsak içini döşeyen dokularda iltihaba neden olarak besinlerin emilmesini bozar. Glüten, bazı duyarlı bireylerde Çölyak Hastalığına neden olmaksızın alerjiye benzer bir tablo oluşturabilir. Glütenli besinlere tahammülsüzlük olarak tanımlayabileceğimiz bu durumda bağırsaklarda kalıcı hasar bulunmaz.
ÇÖLİAK HASTALIĞININ BELİRTİLERİ
Hastalığın belirtileri, ince bağırsakta meydana gelen kalıcı doku hasarının derecesi ve etkilenen bağırsak uzunluğu ile ilişkili olarak hastadan hastaya değişebilmektedir. Etkilenen bağırsak bölümünde gelişen hasara bağlı olarak, besinlerin emilmesi bozulunca hastalarda aşağıda sıralanan yakınmalar gelişebilir: uzun süre devam eden (kronik) kötü kokulu ve yağlı ishal veya kabızlık gibi dışkılama bozuklukları,
• Karın ağrısı
• Karın şişliği, gaz
• Kilo kaybı
• Boy kısalığı
• Halsizlik, çabuk yorulma
• Kansızlık, demir eksikliği
• Gecikmiş ergenlik
• Diş bozuklukları
• Cilt hastalığı (dermatitis herpetiformis)
Hastalık daha çok anne sütünden tahıl ve tahıllı ürünlere (örn. Bisküvi, ekmek vb.) geçiş döneminde ortaya çıkmaya başlar. Hastalığına ait bulgular bazen hafif seyrettiğini bazen de fark edilemediği için tanı gecikebilmektedir. Gençlik veya yetişkinlik döneminde tanı konulan çok sayıda hasta bulunmaktadır.
TANI YÖNTEMLERİ
Öncelikle yukarıda sayılan belirtilerin bir ya da birden fazlasına sahip çocuk, genç ve yetişkinlerde Çölyak Hastalığının akla gelmesi en önemli adımdır.
Tanıda kan ve dışkı tetkikleri yardımcıdır. Hastalığa özgü oldukça hassas bazı kan tahlilleri (serolojik testler) tanıda yol gösterici olmaktadır. Bunlar;
Antigliadin Antikoru Ig A (Aga IgA)
Antigliadin Antikoru Ig G (Aga IgG)
Antitissue Transglutaminaz (TTG)
Antiendozmizyum Antikoru Ig A (AEA IgA) testleridir.
Ancak hastalığın kesin tanısı için endoskop adı verilen ışıklı bir cihazla ağızdan girilerek, hastanın ince bağırsağının araştırılması ve buradan alınan doku örneklerinin mikroskop altında incelenmesi (patolojik inceleme) gereklidir.
TEDAVİ
Çölyak Hastalarında ana tedavi yöntemi, hastalığa yol açan glüten içerek gıdaların diyetten tamamen çıkarılmasıdır.
Glüten içeren tahıllar, başta buğday olmak üzere çavdar, yulaf ve arpa unundan yapılan tüm gıdalar, Çölyak Hastaları için zararlıdır. Mısır, pirinç ve soya unları ise zararsız olup, hastaların temel gıdalarını oluşturmaktadır. Glüten içeren tahıllar ve bunlardan yapılan ekmek, keki pasta ve makarnadan kaçınmak mümkün olsa bile, pek çok besin maddesi (dondurma, soslar, konserve gıdalar, şekerlemeler, hazır çorbalar vb.) ve günümüzde yaygın olarak kullanılan dondurulmuş gıdaların bazılarının buğday unu içermesi, glütensiz diyet tedavisinin uygulanmasını güçleştirmektedir.
Hastalarda glütensiz diyetin yanı sıra bağırsak hasarının yol açtığı emilim bozukluğuna bağlı olarak gelişen vitamin ve mineral eksikliklerinin karşılanması gereklidir. Ayrıca tedavinin ilk haftalarında süt ve süt ürünlerinden de kaçınılması gereklidir. Ayrıca tedavinin ilk haftalarında süt ve süt ürünlerinden de kaçınılması yararlı olur. Bağırsak iyileştikçe laktaz enzim eksikliğine bağlı olan süte karşı tahammülsüzlük ortadan kalkar.
HASTALIĞIN SEYRİ
Çölyak hastalığı tedavi edilmediğinde, özellikle ciddi seyreden vakalarda, ölümle sonuçlanabilmektedir. Erken ve etkin tedavi ile hastaların büyüme ve gelişmeleri yaşıtlarıyla eşit düzeye erişebilir. Hastalığın ömür boyu sürmesi nedeniyle glütensiz diyet tedavisine devam edilmesinin getirdiği bazı zorluklar ortaya çıkabilir. Hastanın yaşadığı ev, yuva, okul vb. ortamlarda glütensiz diyet tedavisine uyabilmesi için Erişkenlerden destek alması tedavinin devamı ve başarısını etkiler. Bu aşamada isteyerek (gizli) veya istemeyerek diyette meydana gelebilecek kaçaklar tedavinin başarısını azaltır. Ancak hastanın ve ailesinin hastalığı iyi tanıması ve tedavi süresince hastanın doktoru tarafından düzenli aralıklarla muayenesi ve izlemi ile bu zorluklar aşılabilir. Çölyak hastalarında, bağırsak kanseri (lenfoma) ve diyabet gibi hastalıkların gelişme riskinin, glütensiz diyet tedavisi almayan veya tedaviye uymayanlarda, glütensiz beslenenlere göre daha yüksek olduğu unutulmamalıdır.
GLUTENSİZ MUTFAĞIN ÖNEMİ
Çölyak Hastalığı ve Glüten Duyarlığı tüm dünyada yaygın olarak görülen bir sağlık sorunudur. Avrupa ve Amerika da ‘da milyonlarca birey bu nedenle çeşitli hastalıklara yakalanmakta ve çocukluk çağında başlaması halinde, başta boy kısalığı olmak üzere yaşamı etkileyen bozukluklar gelişmektedir. Çölyak hastalığı sessiz ve belirtisiz kalarak yaşam boyu devam edebilir. Şüphe edilen bireylerin ve ailedeki diğer kişilerin hassa yöntemlerle araştırılması gerekir. İnce barsak biyopsisi yapılarak kanıtlanan hastalarda ana tedavi, glütensiz yaşam şeklinin benimsenmesidir. Bu amaçla kişi, özel bir beslenme şekli olan Glütensiz Mutfağı öğrenmeli ve uygulamalıdır.

EKONOMİDEKİ AÇIKLAR

Ekonomimizde normal ekonominin işlemesi ve denge ve gelişmelerin sağlanması ile ilgili birçok konuda açıklar bulunmaktadır. Bu açıkları; cari açık, yatırım açığı, dış ticaret açığı, döviz pozisyonu açığı, bütçe açığı şeklinde toplamak mümkündür. Bunlarda sadece burada cari açık ve yatırım açığı üzerinde durulacaktır.
Cari açık; belli bir dönmede ülkenin normal yollarda yapmış olduğu döviz harcamaları ile normal yollardan elde ettiği döviz gelirleri arasındaki farktır. Şayet döviz giderleri döviz gelirlerinden fazla ise ülke döviz açığı, giderler gelirlerinden az ise ülke döviz fazlası vermektedir. Eğer ülkenin döviz açığı varsa,
Yıllar Cari Açık
(Milyon Dolar)
2003 -7 554
2004 -14 198
2005 -21 449
2006 -31 836
2007 -37 781
2008 -40 437
2009 -12 124
2010 -45 420
2011 -75 082
2012 -48 497
2013 -65 065
2014 -46 867
yapılmış olan fazla harcamalarının bir şekilde finansmanının sağlanması gerekmektedir. Bu hususta en çok başvurulan yol ise borçlanmadır. Borçlanma ya devlet eliyle veya özel sektör eliyle yapılmak durumundadır.

Türkiye ekonomisi uzun yıllardan bu yana oldukça düşük düzeyde cari açık verirken, 2003’ten buyana hızlı bir şekilde artış göstermektedir. Nitekim 2002’de cari açık 626 milyon dolar iken 2003’te 7 milyar 554 milyon dolara, 2010’da 45 milyar 420 milyon, 2011’de 75 milyar 082 milyon, 2012’de 48 miyar 497 milyon ve 2013 ‘te 65 milyar 065 milyon dolara çıkmıştır. 2014 yılında ithalatın azalması, petrol fiyatlarının düşmesi, ekonomik büyümenin bir önceki yıla göre yaklaşık % 50’ ye yakın bir düşme göstermesi gibi nedenlerle bir düşme göstermiş ve 48,8 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. 2015 yılının 2. Çeyreği sonu itibariyle yıllık cari açık 45,5 milyar dolardır.
Türkiye ekonomisi genellikle cari açık veren bir ekonomidir. Ancak son yıllarda cari açık değerleri, ekonomide kalıcı yapısal bozuklukların oluşmasına yol açacak seviyelere çıkmış bulunmaktadır. Bir ekonomide cari açığın GSMH içindeki oranı şayet yüzde 5 ve daha yukarı ise o ekonomide cari açık kriz için öncü gösterge olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de 2013 sonu itibariyle 822 milyar dolar GSMH ’ya göre bu oran 7,9 olarak gerçekleşmiştir. 2014 ve 2015 yıllarında cari açık miktarında düşme görülmesine rağmen hala GSMH içindeki payı kritik değer olan % 5 in üzerinde seyretmektedir.
Cari açık açısından Türkiye, cari açık da dâhil olmak üzere bir kısım göstergelere göre, dünyadaki en kırılgan beş ülke (Brezilya, Hindistan, Endonezya, Türkiye, Güney Afrika, – BIITS ülkeleri) arasında ve hatta göstergelerin bir kısmına göre en başta yer almaktadır.
1923-2002 dönemindeki 90 yılda toplam cari açık 42,8 milyar dolar olurken, 2003-2015 dönemindeki 13 yılda toplam 491,7 milyar dolar olmuştur.
T.C. Merkez Bankası, Ülkenin döviz gelir-giderlerini Ödemeler Bilançosu içerisinde göstermektedir. Ödemeler Bilançosu temelde Finans Hesabı ve Cari işlemler Hesabı olarak iki ana hesaptan oluşur. Finans Hesabı; doğrudan yabancı yatırımlar, portföy yatırımları ve benzer döviz gelirlerinin tutulduğu hesap olup, cari açığın finansmanını saplayan bölümdür. Cari açık finans hesabıyla karşılanamadığında, net hata noksan kalemi ile ve o da yetmediğinde Merkez Bankası rezervleri ile karşılanmaktadır. Merkez Bankasının, bankaların kanuni karşılıkları, altın olarak tutulan rezervler ve kullanılmasında sakınca görülen miktar çıktıktan sonra geriye kalan döviz rezervi oldukça düşük düzeyde olmaktadır. Merkez Bankasının rezervleri 2015 Temmuz ayı itibariyle 120 milyar dolar olup bunun da 18 milyar doları altındır. MB döviz rezervlerinin yarıdan fazlası da bankaların kanuni karşılık olarak TL yerine, MB sına yatırmış oldukları dövizlerden oluşmaktadır. Tabii ki bu kısım MB tarafından kullanılabilir fonların dışında tutulmasını gerektirmektedir.
Cari işlemler açığının karşılanmasında, yabancı yatırımlar ve portföy yatırımlarından hisse senetlerine giden kısım kamuya borç yaratmazken, portföy yatırımlarından devlet iç borçlanma senetlerine giden kısım ile yeni dış borçlanma yaratmaktadır.
Cari açığın borç yaratmayan dış kaynaklardan finanse edilmesi cari açığın sürdürülebilmesine müspet yönde etki ederken, borçlanma yaratan kısmı, özellikle kısa vadeli dış borçlarla ve resmi rezervlerle finanse edilen kısmı, cari açığın sürdürülebilmesini zorlaştırmaktadır. Nitekim halen vadesi bir yıldan daha az kalmış olan kısa vadeli borç miktarı 170 milyar dolardır. Cari açıkla birlikte 220 milyar dolar dolayında dış bor servisi yapılmasına ihtiyaç bulunacaktır. Mayıs ayı sonu itibariyle Türkiye’nin toplam dış borcu 386,8 milyar dolardır. Bunun 264,9’u, yüzde 68,5’i özel sektöre, 121,9’u, yüzde 31,5’i kamu ne Merkez Bankasına aittir.
Cari açığın oluşmasının nedenlerin başında diş ticaret açığı gelmektedir. Türkiye bu açıdan dünyadaki ülkelerin ilk sıralarında yer almaktadır. İthalatla ihracat arasındaki ithalat lehine olan fark cari açığın büyümesinde etkin rol oynamaktadır. Dış ticaret açığında önemli etkenlerin başında yoğun miktarda enerji ithalatı ile dâhildeki üretimin ithal girdi bağımlılığının oldukça yüksek oranda olmasıdır. Nitekim ihracatımızın içindeki ithal girdi oranı yüzde 75 dolayında bulunmaktadır. Buna ilave olarak ihracatta avantaj sağladığımız herhangi bir ihraç kalemi de bulunmamaktadır. Uygulanan ekonomi politikaları her iki noktada da sorunu çözücü ve hafifletici yönde uygulanmakta olduğunu söylemek oldukça zordur. Enerji üretiminde dışa bağımlılığın azaltılması, daha çok yerli kaynaklara başvurulması ve üretimde daha çok yerli girdi kullanımın teşvik edilmesi gerekmektedir. Özellikle yerli girdi üretiminde göreceli üstünlüğe sahip olanları ortaya çıkartmak ithalatın düşmesine etki edecektir.
Dış borç stokunun yüksekliği, her yıl anapara ve faiz ödemeleri ile ilgili transferlerin artmasına ve buda cari açığın yükselmesine etki etmektedir. Ayrıca gerek kamu ve gerekse özel sektörde yabancılara yapılan özelleştirmeler ve satışlar dolayısıyla kâr transferleri ödemelerinin giderek artacağı beklenilmelidir.
Yatırım pozisyonu açığı; Türk ekonomisinde ekonomik büyümenin ülke ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde olmadığı için yatırım ihtiyaçlarını karşılama olanağına sahip bulunmamaktadır. Bunda Türkiye’deki tasarruf oranlarının çok düşük düzeyde olması ve yatırıma dayalı bir büyüme politikasının uygulanamamasının etkisinin olduğunu söylemek mümkündür. Ülkemizde İç tasarruf oranı çok düşmüştür. Yüzde 20’lerin üzerindeki tasarruf oranı yüzde 12’lere düşmüştür.
Son 10 yıldan bu yana uygulanan kur politikaları ve genişletici para ve maliye politikaları üretim yerine iç talebi ve buna bağlı olarak ithalatı arttırıcı yönde uygulamaları yatırım pozisyonu açığı ve cari açığın yükselmesine etki etmektedir.
Türkiye’deki büyüme daha çok, borca, tüketime ve özelliklede kamu tüketimine ve emlak yatırımların dayalı olduğunu gözlemlemek mümkün olmaktadır. Büyümede sanayinin payı oldukça düşük kalmaktadır. Dışarda finansal imkânların bol ve faizlerin düşük olmasına rağmen özel sektör TL’de meydana gelen değer kayıplarını göz önüne alarak dışarıdan borçlanıp içeride yatırım yapma tercihini göstermemiştir. Kaldı ki son zamanlarda uluslararası piyasalarda finansla bolluk da giderek azalmaktadır. Nitekim son çeyrek büyümeye baktığımızda büyüme, üretimdeki artıştan ziyade özellikle kamu kesimindeki tüketim artışı ve ithalattan alınan vergilerin etkisinin daha yüksek olduğunu görebilmekteyiz.
Ülkenin uluslararası varlıkları ile uluslararası yükümlülükleri arasındaki fark olarak hesaplanan net uluslararası yatırım pozisyonu Mayıs sonu itibariyle 399,1 milyar dolar açık vermiştir. Türkiye’nin ayni tarihteki uluslararası yükümlülüğü 631,4, varlıkları ise 232,3 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir.
Bütçe açıkları kamunun borç talebini arttırdığından faizlerin yükselmesi söz konusu olmaktadır. Nitekim borç verilebilir ülkelerde faiz oranları yüzde 1-2 arasında seyrederken Türkiye’de 8-12 arasında seyretmiştir. Faizlerdeki bu yüksek oranlardan dolayı ülkeye giren sıcak para zaman içinde oldukça yüksek düzeylere ulaşmıştır ve ayni zamanda cari açığın artmasına da etki etmiştir.

Mevlana’yı ve Mevlana’nın 7 öğüdünü bilmeyen yok gibidir.
Öyle ki bırakın ülkemizi, dünyadan her yıl milyonlarca insan, türbesini ziyaret etmek için ülkemize gelmektedir.
Yıllardır uymak için gayret gösterdiğim Mevla’nın 7 öğüdüyle sözlerime başlamak istiyorum.
1. Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
2. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
3. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
4. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
5. Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
6. Hoşgörülükte deniz gibi ol.
7. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Bu sözlerin hepsi yüzyıllar önce insanlık adına, insanların daha huzurlu ve mutlu olmaları için söylenmiş sözlerdir. Hepsi birbirinden anlamlı bu öğütler arasında beni en çok etkileyen ve artım günümüzde birçoğumuzun yitirdiğini düşündüğüm “hoşgörü” üzerine yazımı şekillendirmek istiyorum.
Neden insanlar hoşgörülülükte sıkıntı çekiyorlar anlam veremiyorum. Sosyal ilişkilerde, iş hayatında, aile içinde, bir futbol maçında, trafikte, banka kuyruğunda vb. canımızı sıkan herhangi bir olayda hoşgörülü olmayı bir türlü başaramıyoruz, başarmak için çaba dahi göstermiyor, aksine kızmak-bağırmak için bahane arıyoruz.
Bunun sebebini uzmanlarla görüştüğümde ortaya çok çarpıcı sonuçlar çıkıyor. Bunların başında birbirimizi dinlemeden eleştirmemiz geliyor. Eleştirmek çok kolaydır. Hâlbuki insanlar işin kolayına kaçıp eleştirmek yerine yol gösterici olsalar, eleştirilen konuya çözüm getirmeye çalışsalar hiçbir sorun kalmayacak, her şey çok daha güzel olacak.
Hoşgörü, çevremizde olup biteni anlayışla karşılayarak gayet sabırlı olup, onları hoş görmektir. Görülüyor ki günümüzde sabırsızlık had safhada. Sürekli bir şeylere söylenmek, sinirlenmek daha kolay geliyor. Hâlbuki hoşgörünün temelinde sevgi vardır. Sevginin davranışlara yansıyan şeklidir hoşgörü. Kaba, sert, acımasız ve sabırsız olmak insanları kendimizden uzaklaştıran ve insanlığa yakışmayan özelliklerdir.
Hoşgörüde en önemli huşulardan biride karşımızdaki kişiyi veya tarafları çok iyi dinleyerek, kendimize yapılmasını istemediğimiz herhangi bir şeyi karşı tarafa yapmamaktır.
İnsanoğlunun başaramayacağı bir konu veya sorun yoktur. Bütün kötülükleri hoşgörüyle yenmek mümkündür. Hoşgörülü bir dünyada yaşadığımızı düşünebiliyor musunuz? Bir kez düşünün lütfen. Size kötülük yapana, hoşgörüyle karşılık verirseniz, hem kendinize iyilik etmiş hem de karşınızdakine örnek olmuş olursunuz.
Mevla’nın bu 7 öğüdü boşa söylenmemiştir. Yeri geldiğinde çok kıymetli, faydalı olduğu görülmektedir. Şahsım adına yaşamım boyunca bu 7 öğüdü her zaman dikkate almışımdır. Maksimum sabır ve maksimum hoşgörü sergilediğimi düşüyorum. Çok eziyetli olmasına rağmen sonuçta kazanan taraf oluyorum. Bütün insanları sevmek ve saymak düşüncesiyle yolumuza devam edersek inanıyorum ki hoşgörü kazanacak, temiz, saygılı, birbirini seven bir toplum meydana gelecektir.
Mevla’nın dediği gibi “Hoşgörülülükte Deniz Gibi Ol.” Bence bu günlerde biraz hoşgörüye ihtiyacımız var.
Sağlıcakla kalın…

Büyüyen Bir Sistem: Vakıf Üniversitesi Ne değildir? Nasıl Kurulur?
Prof. Dr. Aynur Aydın

Bazen hayat hiç bilmediğimiz ve gitmeyi tahayyül dahi etmediğimiz noktalara taşır bizi. Gittiğimiz, varlık gösterdiğimiz yerler; kimi zaman mutlu eder ve pek çok değer katar, kimi zaman da biraz zorlar bizi. Ben de hasbelkader böyle bir süreç yaşadım. 20 seneyi aşkın Devlet Üniversitesi akademik hayat tecrübesinin arkasına, bir de Vakıf Yükseköğretim Kurumu kuruluş tecrübesi ekledim geçtiğimiz 3 yıl içerisinde. Şanslıydım ki, bu deneyim bana çok şey kattı ve mutlu etti beni. Bilmediklerimi öğretti, unuttuklarımı hatırlattı, bambaşka bir sistemle tanıştırdı. Vakıf Üniversitesi diye büyük ve büyüyen bir sistem olduğunu ve bu gerçeğin dışında bir süre sonra kalınamayacağını, akademik rekabetin bambaşka boyutları da olduğunu, üniversite-sanayi işbirliğinin öneminin düşündüğümden daha fazla olduğunu, YÖK’ün üniversiteler ile ilişkilerini ve daha pek çok konuyu başka bir bakış açısı ile gösterdi. “İyi ki” dediğim bir 3 yıl yaşattı bana.
Ben yazımda hem 3 yıllık kuruluş deneyimimi, hem de küçük temaslarla yaşadıklarımı özetlemek istedim hem vakıf üniversitelerinde okumak isteyen öğrencilerimize hem de kurmak isteyen kişilere minik bir ışık olmak üzere.
Vakıf Üniversiteleri “Özel Üniversite” Değildir!
Vakıf Üniversiteleri, genelde özel üniversite olarak adlandırılırlar. Genel bir söylemdir bu ama doğru bir tanımlama değildir. Onları anlatırken söylenmesi gereken ilk cümle, “Vakıf Üniversitelerinin Özel Üniversite olmadığıdır”. Zira, Anayasa’da Özel Üniversite kavramı yoktur. Hatta, YÖK Kanunu değişikliği görüşmeleri sırasında, Şirketler tarafından da üniversite kurulması konusu gündeme gelmiş ancak böyle bir düzenlemenin 1982 Anayasasına aykırı olduğu ve Anayasa değişikliği yapılmaksızın bu düzenlemenin yapılamayacağı ifade olunmuştur. Çünkü, Anayasanın Yüksek Öğretim Kurumlarını düzenleyen 130. Maddesi “……..çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur. Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile Vakıflar tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tâbi yükseköğretim kurumları kurulabilir.” ifadesi ile üniversitelerin kimler tarafından kurulabileceğini açıkça düzenlemiştir. Buna göre, Ülkemizde üniversiteler, Devlet ve Vakıf Üniversiteleri olarak 2 biçimde kurulabilirler. Bir 3. usul şimdilik bulunmamaktadır. Özel Üniversite kurulması konusu başlı başına bir tartışma konusudur ve günü geldiğinde artları ve eksileri ile tekrar değerlendirilecektir. Zira, halihazırdaki Vakıf Üniversitesi sisteminin kimi zaman vakıf mantığı ile tam örtüşmediği de ortadadır.
Özetle, Anayasa hükmü uyarınca kurulan Vakıf Üniversiteleri de kanunla kurulurlar ve kamu tüzel kişisidirler. Bir vakıf tarafından kurulmuş olmaları onları özel üniversite statüsüne taşımayacaktır. Zira, tıpkı Devlet Üniversiteleri gibi kuruluş ve işleyiş süreçleri Devletin denetim ve gözetimindedir ve kanunla düzenlenir. Daha açık ifade ile Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları, kısmen malî konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması, denetimleri gibi yönlerinden, Devlet Üniversiteleri için Anayasada belirtilen hükümlere tâbidir.
Bu temel esası ortaya koyduktan sonra, Vakıf Üniversiteleri sistemini anlamak biraz daha kolaylaşacaktır. Karşımızda pek çok yönden devlet Üniversitelerinin tabi olduğu usul ve esaslara tabi bir yapı durmaktadır. Aynı bürokrasi, ayni yaptırımlar, aynı işleyiş ve aynı kurum içi ve kurumlararası ilişkiler Vakıf Üniversiteleri için de geçerlidir. Vakıf Üniversitelerinin işleyişinin daha az bürokratik, daha kolay usullerle olduğu konusundaki yaygın inanış doğru değildir. Özellikle, olması gerekli olduğuna inandığım YÖK denetimi açısından Devlet Üniversitelerine göre daha titiz bir süreç her yıl kendilerini beklemektedir.
Vakıf Üniversiteleri Az Sayıda Değildir!
Ülkemiz için oldukça geriye giden bir mazisi vardır Vakıf Üniversitelerinin. Bundan tam 31 yıl önce ilk Vakıf Üniversitesi olarak Bilkent Üniversitesi kurulmuştur. 90’lı yılların başına dek tek vakıf üniversitesi olan Bilkent’in ardından 1993 yılında Koç Üniversitesi, 1994 yılında Sabancı Üniversitesi, 1997 yılında Beykent Üniversitesi, 2001 yılında İstanbul Ticaret Üniversitesi ve 2003 yılında TOBB ETÜ’ nün kurulması ile Türkiye’de vakıf üniversiteleri yeni bir boyut kazanmıştır. 1990-2000 yılları arasında Türkiye’de 19 yeni vakıf üniversitesi kurulmuştur. 2000-2011 yılları arasında ise vakıf üniversitelerinin kurulma hızı ve coğrafi yaygınlığı artmıştır. Bugün gelinen noktada, toplam Üniversite sayısı 193’e ulaşmıştır ve bunun 76’sı vakıf üniversitesi ve 8 tanesi de bağımsız meslek yüksekokuludur. Üniversitelerin coğrafi dağılımı da bu büyümenin yönü ve etkisi açısından önemlidir. Söz konusu vakıf üniversitelerinin 41 tanesi İstanbul’da yer almaktadır. Bütünün içerisinde neredeyse yarıya yaklaşan bir oranı temsil etmektedir. Bu nedenle bu hızlı büyüme dikkatle izlenmeli ve nicelik-nitelik açısından denetimli bir şekilde ilerlemesi sağlanmalıdır.
Vakıf Üniversitesi Kurmak Kolay Değildir!
Dayanağını Anayasa’dan alan Vakıf Üniversiteleri, Yükseköğretim Kurulunun önerisi üzerine kanunla kurulur. Yani, Vakıf Yükseköğretim Kurumu, 2547 sayılı kanun hükümleri uyarınca, devlet tarafından kurulmuş bulunan yükseköğretim kurumudur
Bir Vakıf Üniversitesinin nasıl kurulacağı YÖK tarafından yayımlanan “usul ve esaslar” ile 2015 yılında yeniden belirlenmiştir. Öncelikle, kurulu bir Vakıf olması şüphesiz şarttır. İlgili mevzuatı uyarınca kurulan Vakfın belli bir gücü olması gereklidir ve maddi güç hiç de azımsanmayacak düzeydedir. Buna göre,
-Vakfın Malvarlığı, sadece mülkiyetindeki taşınmazlar ile nakdî mal varlığı dikkate alınmak suretiyle tespit edilir. İrtifak, intifa gibi aynî haklar ile Devlet tarafından tahsis edilmiş araziler ve bunların değeri, vakfın malvarlığı tanımının dışında tutulmuştur.
– Kapsamı tanımlanan bu malvarlığı değeri toplamının en az elli milyon olması ve bu değerlerin, en az yüzde yirmisinin nakdi mal varlığı olması gerekir. Şüphesiz Vakıflar bu mal varlığını da, yeminli mali müşavir onaylı bilançolarında göstermek, nakit kısmını ise SPK ekspertiz raporları ile belgelendirilmek zorundadır.
-Bu malvarlığı dışında yeni yayımlanan usul ve esaslar eğitim binasına ilişkin de bir düzenleme getirmiştir. Buna göre, yükseköğretim kurumunun eğitim öğretim faaliyetlerini sürdüreceği taşınmazın kiralık olmaması, kurumunun lehine mülkiyet devri veya bedelsiz ve süresiz intifa ya da irtifak hakkı devrinin taahhüt edilmesi gereklidir. Yükseköğretim kurumuna tahsis edecekleri taşınmazların yükseköğretim kurumları ile aynı il sınırları içerisinde bulunması gereklidir. Ayrıca, kurulması planlanan vakıf yükseköğretim kurumunda öğrenci başına düşen açık ve kapalı alan toplamı 12 m2’den az olamayacağı da belirtilmiştir. Kampüs kavramından giderek uzaklaşan, yol kenarı küçük binaları yerleşke olarak gösterebilen olumsuz örneklerin varlığı düşünüldüğünde bu tür fiziksel mekana yönelik sınırlamaların getirilmesi de son derece yerindedir.
– Vakıflar, Kurumun kuruluşunu müteakip bu mal varlığını ilgili kuruma aktarmayı taahhüt etmesi gerekir.
– Kuruluş dosyasını YÖK’e sunarken Vakıf bir Devlet yükseköğretim kurumunu garantör üniversite olarak belirlemiş ve onayını almış olmalıdır. Bu devlet üniversitesi kurulması planlanan vakıf yükseköğretim kurumuyla aynı ilde olacak ve ondan fazla vakıf yükseköğretim kurumuna garantör olmayacaktır.
Üniversite kurmak için bu hazırlıkları yapan Vakfın görevi henüz tamamlanmamıştır. Vakıf yükseköğretim kurumunun, fakülte, program, bölüm ve öğrenci sayısına bağlı olarak fizibilite çalışmasını yaparak Yükseköğretim Kuruluna sunması gerekmektedir.
Bunların dışında, ilgili mevzuat hükümleri uyarınca Mütevelli Heyet oluşturmaları gerekmektedir. Vakıf eğer bu usul ve esaslara uyduğunu düşünüyorsa artık bir kuruluş dosyası hazırlamalı ve YÖK izin ve onayına sunmalıdır. Bu dosyada bulunacaklar temel olarak şunlar olacaktır.
a. Vakfın yetkili yönetim organlarının yükseköğretim kurumu kurma konusundaki irade beyanı
b. Yeterli Malvarlığı mülkiyeti ve bunun devrine ilişkin belge
c. Kurulacak Üniversite bünyesinde fakülte, enstitü, yüksekokul, konservatuar veya meslek yüksekokulu olarak hangi yükseköğretim kurumlarının bulunacağının planlanması
d. Kurumun adını, yerini, eğitim-öğretim, mali ve idari konularda uygulayacağı esasların belirlenmesi
e. Bina, araç-gereç ve diğer eğitim-öğretim tesis ve malzemelerinin hazır bulunduğunun, hazır olmayanların sağlanması için yeterli kaynağın tahsis edildiğinin tespiti ve ilgili belgelerin hazırlanması
F. Gerekli Vakıf taahhütlerinin hazırlanması
g. Yükseköğretim Kurumunun mütevelli heyetinin ve mali ve idari konularda mütevelli heyet ve dışındaki organların karar alma yetkilerinin belirlenmesi

Sanmayın ki kuruluş dosyası ile her şey bitti göz korkutmak gibi olmasın ama daha “eğitim ve öğretim faaliyetlerine başlama iş ve işlemleri” vardır Vakfın karşısında. Kısaca onları şu şekilde gösterebiliriz.
a. Vakıf üniversitesi eğitim-öğretime açma izninin verilebilmesi için Vakıf Yükseköğretim Kurumları Komisyonu Denetimi ile ilgili işlemlerin takibi
b. Zorunlu eğitim programları ile ilgili olarak eğitim-öğretim, staj, uygulama ve araştırma faaliyetlerinin yürütülebilmesi için gerekli derslikler, konferans salonu, öğretim elemanları için bürolar, laboratuar ve sosyal tesislerin hazır olması
c. Kütüphane kurulması için ödenek ayrılması
d. Kamu veya özel sektör kuruluşlarıyla anlaşmalar yapılması
e. Vakıf taahhütlerin uygunluk denetiminin yapılması ve belgelenmesi
f. İlgili mevzuat hükümleri uyarınca yeterli sayıda öğretim elemanı, atama durumlarının takibi
g. Faaliyete geçirilecek olan programlarla ilgili, müfredat programlarının, ders programlarının, ders notlarının, ders kitaplarının, mevcut teknik ekipmanın hazırlığının yapılması
h. Faaliyete geçirilecek olan programlar ile ilgili müfredat programlarının müfredatının içeriklerinin genel kabul görmüş ulusal ve uluslararası akademik standartları sağlayıp sağlamadığını n kontrolü
ı. Vakıf üniversitelerinin eğitim-öğretime başlayacağı tarih itibarıyla, yönetim kadrosunun tamamlanmış, rektör ve dekanların tam gün statüde kadrolu olarak istihdam edilmiş olması konusunda çalışmaların hazırlanması
i. Komisyon tarafından yukarıdaki konularda hazırlanacak raporda olası eksikliklerin tespiti ve gereken düzeltmelerin gerçekleştirilmesinin takibi
YÖK aşaması sonrası Kuruluş Kanununun yürürlüğe girmesi kalır. Kanun da yürürlüğe girdikten sonra başka hummalı bir çalışma başlar, yepyeni bir sistem kurulacaktır ve inanın hiç de kolay değildir kuruluş sonrası iş ve işlemler. Sadece ilgili temel yönetmeliklerin hazırlanması dahi başlı başına ağır bir iştir. Çünkü adı üzerinde kuruluştur ve sonraki yıllar üzerinde de, bu kuruluş sürecinin başarısı ve başarısızlığı çok etkili olacaktır.
Yazdıklarım biraz endişe verici veya zorlukları ifade eden bir yazı gibi gözükse de aslında tam da öyle değil. Bir sistemi sorgularken veya anlamaya çalışırken hakkında bilgi sahibi olmadan ulaşılan fikirler pek de sağlıklı olmayacaktır. Vakıf Üniversiteleri tartışılmaktadır ve uzun süre de tartışılmaya devam edecektir. Bu tartışmalar niteliği artırıcı yönde olduğu müddetçe sürece katkıda bulunacaktır. Bu nedenle, Vakıf üniversitelerinin en azından ne olmadığını bilmek gereklidir diye düşündüm.
Sevgi ve saygıyla…

BİRİ BİZİ İZLİYOR (RİSK MERKEZİ KURULUYOR)

Güven tüm ilişkilerde en çok ihtiyaç duyulan, olmazsa olmaz duygulardan biridir. Çünkü kendimizi güven içinde hissetmediğiniz her durumda tedirgin olur ve ilişkimizi sağlıklı bir şekilde sürdüremeyiz. Güven ortamının oluşması içinde tarafların birbirlerini tanıması, birbirleri hakkında yeterli bilgiye sahip olması gerikiyor. Özellikle de ticari ilişiklerde.

Karşınızdakine tam olarak güven duymadığınız bir ticari ilişkiyi düşünün. Örneğin, imalat yapan küçük ölçekli bir firma sahibisiniz. Satışlarınızı genellikle vadeli olarak ve çek/senet karşılığında yapıyorsunuz. Sattığınız malın karşılığında aldığınız çeki/senedi düzenleyen kişilerin mali gücü hakkında ne kadar bilgi sahibi olabiliyorsunuz? Bu kişilerin ödeme güçleri hakkında, daha önceki dönemde düzenledikleri çek/senetleri zamanında ödeyip ödemedikleri hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Veya bu kapsamdaki bilgileri nereden alabilirsiniz?
Mevcut uygulamalara baktığımızda maalesef reel sektörde faaliyet gösteren firmalarımız bu kapsamdaki bilgileri resmi kanallardan elde edemiyor. Ancak, tanıdıkları vasıtasıyla resmi bir statüsü olmayan yollardan elde ettikleri bilgileri kullanabiliyorlar.

Yasal otorite bu konuda geçen sene çok önemli bir adım attı. 25 Şubat 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ve kamuoyunda 6111 sayılı kanun olarak bilinen ‘Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun’ ile 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’na eklenen bir madde ile Türkiye Bankalar Birliği nezdinde, kredi kuruluşları ile kurulca uygun görülecek finansal kuruluşların müşterilerinin risk bilgilerini toplamak ve söz konusu bilgileri bu kuruluşlar ile gerçek veya tüzel kişilerin kendileriyle ya da onay vermeleri koşuluyla özel hukuk tüzel kişileri ile de paylaşılmasını sağlamak üzere Risk Merkezi kurulmasına karar verildi.

Sonraki yazılarımda Risk Merkezi ile ilgili detaylı bilgiler vereceğim. Bu yazımda, Risk Merkezi’nin özellikle iş hayatımıza getireceği bazı yeniliklerden bahsedeceğim.

Kanuna göre Risk Merkezi kuruluş amaçları doğrultusunda özel hukuk tüzel kişileri ile kamu kurum ve kuruluşlarından, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşlarından bilgi talep etmeye ve bunlarla Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun uygun görüşüne istinaden bilgi alış-verişine yönelik sözleşmeler imzalamaya yetkili olacaktır.

Özel hukuk tüzel kişileri ile kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları Risk Merkezi yönetimi tarafından talep edilen bilgileri vermekle yükümlü olacaklar. Diğer bir ifade ile Risk Merkezi’nin kuruluş amaçları doğrultusunda kanunlarda özel hayat ve aile hayatının gizliliğine ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla özel hukuk tüzel kişileri ile kamu kurum ve kuruluşlarından, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşlarından bilgi talep etmeye yetkili olacaktır.

Konuyu birkaç örnekle açıklamak gerekir ise, örneğin Risk Merkezi zamanında ödenmeyen telefon faturaları ile ilgili bilgileri Telekom şirketlerinden, zamanında ödenmeyen elektrik, doğal gaz gibi fatura bilgilerini ilgili şirketlerden alabilecektir.

Risk Merkezi halen Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından, başta bankalar olmak üzere diğer finansal kuruluşlardan toplanan kredi limiti, riski, karşılıksız çek, protestolu senet, takip hesaplarından izlenen kredi bilgilerini de toplamaya başlayacaktır.

Özetle, Risk Merkezi kurulup faaliyete geçtiğinde, zamanında ödemediğimiz her türlü fatura bilgisini, zamanında ödemediğimiz her kredi bilgisini veya bizim kredi değerliliğimizle ilgili her türlü bilgiyi toplayıp hakkımızda bir arşiv oluşturmaya başlayacaktır.

Hakkımızdaki bilgilerin toplanıyor ve biriktiriliyor olması ilk bakışta biraz rahatsız edici gibi gelebilir. Ancak sadece negatif nitelikli bilgiler toplanmayacak. Bunun yanında pozitif bilgilerde toplanacak. Örneğin, bugüne kadar sadece karşılıksız işlemi gören çek bilgileri TCMB tarafından bankalardan toplanır ve paylaştırılırdı. Zamanında ödediğimiz çeklere ait hiçbir bilgi toplanmaz ve değerlendirmelerde dikkate alınmazdı. Bugüne kadar 500 adet çek keşide ettiğinizi ve 499 adedini zamanında ödediğinizi ancak bir tanesini elinizde olmayan bir sebepten dolayı zamanında ödeyemediğinizi ve karşılıksız kaldığını ve bir süre sonra ödediğinizi düşünün. Kayıtlarda siz bir adet karşılıksız çeki bulunan ve sonradan bunu ödeyen bir kişi olarak görülüyorsunuz. Zamanında ödediğiniz 499 adet çeki kimse dikkate almıyor alamıyor idi. Ancak, bundan sonra bu bilgilerde dikkate alınabilecek ve hakkımızda daha doğru ve net değerlendirmeler yapılabilecektir.

Bu bilgileri finansal kuruluşlar ile paylaşabileceği gibi kişilerin kendileri ile veya onay vermeleri halinde üçüncü kişiler ile paylaşılması söz konusu olabilecektir. Tabi belli bir ücret karşılığında. Ancak iyi haber şu, bir gerçek kişi tarafından bir takvim yılı içinde yapılan ilk başvuru için Risk Merkezi rapor ücreti almayacak.

Risk Merkezi’nin kuruluşu ile finans sektöründeki kuruluşlar, ihtiyaç duydukları bilgilere daha hızlı ve sağlıklı kanallardan ulaşabilecek ve değerlendirmelerini daha sağlıklı yapabileceklerdir. Risk Merkezi’nin tüm finans sektörüne ve reel sektöre hayırlı olmasını diliyorum.

Saygılarımla,
Veysel Sunman

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINDAKİ HASSAS DENGELER

Evrenin 18 bin âlemden oluştuğunu düşündüğümüzde, sistemin mükemmel bir şekilde işlediğini, en küçük canlıya kadar her şeyin ciddi bir program dahilinde görevini yerine getirdiğini hayret ve ibretle izleriz.

Toplumsal yaşamın en küçük birimi ailedir. Aile içinde herkesin karşılıklı sevgi ve saygıyı ön plânda tutması, aile bireyleri ile uyum içinde yaşamını sürdürmesi, kişiler arasındaki bağlılığı, bireylerin özgüvenini artırır ve herkese derin bir huzur verir.

Çalışma alanlarında da durum farklı değildir. Herkesin çalıştığı kurumun belirlediği kurallara uygun olarak çalışması, iş arkadaşları ile problem yaratmaması, arkadaşları ile çekişmelere girmemesi, şirketin başarısını önemli ölçüde etkileyecek ve herkes huzur içinde olacaktır.

Verdiğimiz bu iki örnekte de bireyler bir anlamda, belirlenen kurallara mecburi olarak uymak zorundadır. Bu iki konu insan hayatının olmazsa olmazlarını kapsar. Bize düşen görev, hayatımızın her alanında, anlayışlı, hoşgörülü, herkese karşı saygılı, yardımsever, problem çıkaran değil, problem çözen bireyler olarak toplumdaki yerimizi almaktır.

Sivil Toplum Kuruluşlarında ve gönüllü teşekküllerde ise durum biraz daha farklıdır. İnsanlar bu gibi kurumlarda, kendi menfaatleri için değil, başkalarına iyilik yapmak için buralarda görev üstlenirler. Atalarımızın bir sözü vardır, ‘Boğaz dokuz boğumdan oluşur, dokuz kere düşünüp, bir kere konuşacaksınız’ der. Yine, ‘Çok konuşan çok hata yapar’ derler. Daha çok konuşana ise ‘Boşboğaz’ derler.

Sivil Toplum Kuruluşlarında Yönetici konumunda olanların, sorumluluk alanların, her türlü hareketlerine çok daha dikkat etmesi gerekir. Bu gibi kişilerin ağzından çıkan her cümleyi tartarak söylemesi gerekir. Kullanılacak her kelime, sadece kendisini değil, temsil ettiği topluluğu da bağlar. Kendisi ile birlikte görev yapan insanları da üzer. Gönüllü Kuruluşların kendine özgü hassas dengeleri vardır. Başka kurum ve kuruluşlara nazaran, buralarda görev yapan insanlara yapılan haksızlıklar, sadece o insanı değil, yöneticilerin tamamını psikolojik olarak etkiler. İnsanları küstürür, kurumdan uzaklaşmasına, dolayısı ile sivil toplum kuruluşuna vereceği her türlü katkının engellenmesine sebep olur.

Sivil Toplum Kuruluşları, toplumda yarattığı güven unsuru sayesinde ayakta durur. Kuruma karşı güveni sarsıcı hareketler, zamanla kurum dışına da yansır. Haksızlığa uğrayan İnsanlar veya yönetimde bulunanlar, ister istemez, bazı olumsuzlukları birileri ile paylaşma ihtiyacını hisseder. Bu durumda söylentilerin hangi noktalara ulaşacağını kimse kestiremez.

Ciddi emekler sonucunda meydana getirilen kurumsal imaj zedelenir. Yönetimde bulunanların çalışma azmi kırılır. Bir noktada ipler kopar, insanlar tespih taneleri gibi uzaklaşırlar. Sivil Toplum kuruluşlarında yönetici konumunda bulunanlar, sorumluluk alanlar, zaman zaman kendilerini test etmeli, kurum ile olan ilişkilerini, kişi olarak oradaki yerini, başkalarının kendisini ne derece samimi bulduğunu, kendine özgü bir takım hesaplarının olup, olmadığını, kuruma zarar verip, vermediğini, agresif hareketlerinin olup, olmadığını en önemlisi çalışma arkadaşlarının kendisine güvenip, güvenmediğini bir akıl süzgecinden geçirmelidirler.

Bunu istisnasız tüm yöneticiler yapmalıdır. Hatta ve hatta, hata yapanlar derhal uyarılmalıdır. Arkadaşımız, kırmayalım, bir şey söylemeyelim denirse, problem içinden çıkılmaz bir hâl alır. Bunun da zararını kişilerin yanında kurumlar da fazlasıyla çeker.

Halil KÜTÜK
Giresun Dernekleri Birliği
Yönetim Kurulu Başkanı

ŞEHİR VE KÜLTÜR: İSTANBUL

Şehirler, sosyal hayatımızın her yönünü kapsayan ve çeşitli faaliyetlerin görüldüğü, ekonomik ve kültürel birikimin yoğunlaştığı önemli yerleşim merkezleridir.

Şehir adı Farsça ‘şehr’ kelimesinden dilimize geçmiş olup, Arapça’da ‘medîne’ ve ‘belde’, batı dillerinde ise ‘city’ olarak ifade ediliyor. Milletler tarih boyunca pek çok şehir kurmuş, kültürlerini bu merkezlerden yaymışlardır. Tarih kaynakları, ilk şehirlerin M.Ö. 4400’lü yıllardan itibaren Suriye, Filistin, Mısır ve Mezopotamya’da kurulduğunu ifade etmişlerse de son araştırmalar Anadolu’da Konya yakınlarındaki antik Çatalhöyük kentinin günümüzden 8800 yıl kadar önce kurulduğunu ortaya koymuştur.

Ülkemizin en büyük ve her bakımdan önde gelen şehri olan İstanbul da uzun bir geçmişe sahiptir. Şehrin tarihinin, Yenikapı Marmaray kurtarma kazılarında elde edilen son bulgulara göre M.Ö. 6400 yıllarına kadar gittiği tespit edildi. Bununla birlikte şehrin, bugünkü Sultanahmet mevkiinde milattan önce 660-659’da Orta Yunanistan’dan gelen Megaralı Byzas tarafından kurulduğu ve kurucusunun adından dolayı Byzantion ismini aldığı biliniyor.

Byzantion, kurulduğu yerin stratejik ve coğrafi olarak önemli bir mevkide olması dolayısıyla kurulduğu andan itibaren Trak kabilelerinin saldırılarına uğramış, daha sonra Persler, Spartalılar, Atinalılar ve Romalıların ele geçirmek için mücadele ettikleri bir yer olmuştur. Kent, sonunda Roma İmparatorluğu’nun üstünlüğünü kabul etmişse de bir türlü huzuru yakalayamamış, bu dönemde de İmparator Severus ile Niger arasındaki taht mücadelesinde Niger’in tarafını tutması dolayısıyla Severus tarafından cezalandırıldı. Üç yıl boyunca kuşatılmış olan kent, Severus’un Niger’i yenilgiye uğratmasından sonra yağma ve tahrip edilerek surları yıkıldı. Bununla beraber Byzantion’un yerinin önemini göz önüne alan Severus, surlarını genişletmek suretiyle şehri yeniden imar ettirdi.

İstanbul, Roma İmparatoru Konstantinos tarafından 324 yılında imparatorluğun yeni başkenti olarak seçildi ve adeta yeniden kuruldu. 11 Mayıs 330’da törenle açılışı yapılan kent, bu tarihten sonra, şehrin bu ikinci kurucusu olan Konstantinos’un adından dolayı ‘Konstantinopolis’ olarak anılmaya başlandı ve bin yıldan fazla bir süre önce Roma, sonra da Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’na başkentlik yaptı. 29 Mayıs 1453’te Türklerin eline geçtikten sonra ise İstanbul adıyla Osmanlı Devleti’nin payitahtı oldu ve asıl gelişmesini Türk idaresinde yaşadı. Bizans döneminde nüfusu azaldı. Binaları bakımsızlıktan çökmeye yüz tutmuş olan şehir, Fatih Sultan Mehmet ve halefleri zamanında her bakımdan gelişmiş, farklı kültürlerin bir arada huzur içinde yaşadığı dünya kenti oldu.

İstanbul, siyasî ve dinî bakımdan olduğu kadar kültürel olarak da her dönemde önde gelen bir merkez oldu. Roma, Bizans ve Osmanlı izlerini taşıyan kent, bu zengin kültürel mirasıyla, Ortaçağ’da olduğu gibi bugün de ‘şehirlerin kraliçesi’, ‘dünyanın arzuladığı’ şehirdir. Nitekim bu özelliği dolayısıyla 2010 yılında ‘Avrupa Kültür Başkenti’ unvanını aldı ve bu vesileyle şehirdeki kültür değerlerimiz korunma altına alındı. Şehrimizin bu kültürel zenginliği en büyük hazinemizdir.
Bu hazinenin kıymetini bilmeli, korumalı ve tanıtmalıyız. Bu amaçla, 2010 yılından itibaren üniversitelerimizde ‘Şehir ve Kültür’ başlıklı derslerin başlamış olması, geç kalınmış olsa da çok önemli bir gelişmedir. Benzer uygulama diğer şehirlerimizdeki üniversitelerimiz için de geçerlidir. Böylece her biri birbirinden güzel ve farklı kültürel zenginliğe sahip olan şehirlerimizde eğitim gören gençlerimiz, yaşadıkları kentleri tarihî ve kültürel değerleriyle daha iyi tanıma imkânını bulmuş olacaklardır.

KARADENİZ DOĞAL AFETLERİ YEŞİL İLE MAVİYE YAKIŞMAYAN BİR RENK : BULANIK ÇAMUR RENGİ SEL, HEYELEN, TAŞKIN…

Genel Bakış

Çamur ve heyelan, sel, taşkın rengi beni fazlasıyla sıkan, kafamı allak bullak eden bir renk… Değil mi?
Yine heyelan, sel, taşkın yine telafi edilemeyecek kayıplar, yok olan aileler, feryatlar, acılar, üzüntüler… Bunlara layık mı Doğu Karadeniz halkı? Yeşiliyle mavisinin bütünleştiği şirin kentim Rize, bu felaket rengini hiç de hak etmiyor.

Kırk üç yıldır yazıyor, çiziyor, değişik vesilelerle, yurtiçi ve yurtdışı kongre, sempozyum, panel, toplantı, oturumlarda, yazılı-sözlü-görsel basında defalarca, bıkmadan usanmadan, su ile ilgili sorunları gündeme getirmeye ve bu sorunları da bir slogan haline dönüştürmeye çalışıyorum: “çoksu-yoksu sorunları” diye.
Ne demek oluyor? Suyun fazlası da azı da, doğru dürüst yönetilemiyorsa, “O” sizi yönetir, azı da çoğu da büyük sorunlar meydana getirir. Suyun fazlası taşkın, sel ve heyelanlara sebep olurken, kıtlığı da kuraklık ve tarımsal sorunlara sebep olur.
Buna göre, bölgemizde “çoksu sorunu çok, yoksu sorunu yok”

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde, suyun fazlasıyla başımız sıkıntıdadır. Fakat buna karşılık, ülkemizin diğer bölgelerinde yaşanan kuraklıkla bir derdimiz yok.
Elimizdeki mevcut kayıtlara göre, 1929’dan bu yana suyun rol oynadığı felaketlerden sel, taşkın ve heyelanlarda yaklaşık 750 den fazla insanımızı kaybettik; maddi zararlar çok büyük. En son olarak, şirin Rize’mizin güzel semti Gündoğdu – Veliköy’de oluşan sel ve heyelanlarda 12 canımızı kaybettik, milyarlarca maddi zarar var. Belki maddi zararları, önceden alınacak önlemlerle sıfırlamak olası değil ama parayla ölçülmesi mümkün olmayan can kayıplarını, muhakkak ortadan kaldırmamız olasıdır.

Nehir hidroliği – Şehir hidroliği
Taşkınlar, seller, su baskınları vb söz ederken, su ile ilgili sorunlara bağlı olarak, hidroliği iki bölümde inceleyebiliriz :
– Nehir hidroliği
– Şehir hidroliği

Birinci durumda, yağışlardan akışa geçen suların bir akarsu yatağında kabararak, etrafındaki alanlara taşması ve zarar vermesi söz konusudur.
İkinci durumda, şiddetli yağışlardan akışa geçen suların, kentlerde, geçirimsiz alanlarda akışa geçmesiyle meydana gelen zararlar söz konusudur.

Şehir veya kent hidroliğinde, şiddetli yağışlar, kırsal anlamda, önceden geçirimli alanlarda, yeraltına sızan miktarlar daha fazla olurken, kentleşmeyle oluşan geçirimsiz alanlarda ise, sızmalar çok azalırken, akışa geçen miktarlarda fevkalade artışlar oluyor ve bizim sıkça rastladığımız, kentlerin sular altına kalarak, drenaj sorunlarıyla karşılaşıyoruz. Bu durum, doğrudan, yerel yönetimlerin alanına giriyor.

Burada büyük hatalar ve görüş ayrılıkları ortaya çıkıyor. Birçok cadde ve sokak, artık, ismi değişerek gündeme giriyor.
KTÜ Farabi Hastanesi’ne ulaşan Farabi Caddesi, Farabi Deresi’ne dönüşüyor. Erzurum Caddesi-Erzurum Deresi, Boztepe Deresi-Boztepe Caddesi oluyor. En basit görülen ızgaralar, rögarlar çoğu kez yabani bitkilerle, incir ağaçlarıyla kapanıyor. Atasözlerimizde olduğu gibi, ‘Ocağında İncir Ağacı Büyüsün’ atasözü, ister istemez akla geliyor tabii.
Nehir hidroliğindeki taşkınlara gelecek olursak, bu alanda meydana gelen felaketlerde yüzlerce can kaybı oluşuyor.

Suyun rol aldığı doğal afetler, esas faktörler
1.Taşkınlar
2. Heyelanlar-toprak kaymaları, zemin hareketleri
3. Dere yataklarına ve deniz kıyılarına olumsuz müdahaleler, çarpık yapılaşma, kıyı ve arazi erozyonu, deniz tahribatı
4. Yanlış arazi kullanımı ve yüzeysel erozyon, bitki örtüsünün tahribatı
5. Köyden kente göç sorunları ve beraberinde getirdikleri (iş olanakları arama, sağlık güvencesi, eğitim koşulları)
6. Ulaşım sorunları, çarpık ve plansız kentleşme, çarpık alternatif uygulamaları
7. Su-toprak kirlenmesi, her türlü sıvı ve katı atık sorunları, çöp depolama ve diğer çevre sorunları
8. İçme suyu sorunlar

Teşhis-reçete-tedavi

Olaya biraz değişik açıdan ve basitleştirerek bakacak olursak, ‘teşhis-reçete-tedavi’ şeklinde inceleyebiliriz. Olayın teşhisi etabında, bilimsel olarak, hastalığın ne olduğunu biliyoruz. Bir kere, su ile ilgili afetlere çözüm aramak için, bölgenin çok yerel olarak, 1/5000 ölçekli sel, taşkın, heyelan risk haritalarının, hiç zaman kaybedilmeden çıkarılmaya başlanması gerekir. Zaman zaman bazı kesimlerde, 1/25000 ölçekli haritaların çıkarıldığından söz ediliyor. Bu haritalar, Gündoğdu heyelan ve sellerinin meydana geldiği mesafe yaklaşık olarak 3 km. olarak alırsak, bu mesafe, 1/25000 ölçekli haritada sadece 12 cm. olarak gözükür ve bu da bize sadece istikşafi (genel) bir bilgi verir; detayını göremeyiz. Zira Doğu Karadeniz Bölgemiz bir Konya Ovası değildir, bazen her 100 metrede bile alabildiğine değişen hidrolojik koşullar göze çarpmaktadır. Onun için çok yerel olarak bölge özelliklerini verecek, özellikle yerleşim yerlerinin 1/5000 ölçekli, taşkın, sel ve heyelan risk haritalarının elde edilmesi kaçınılmazdır.

Belirlenecek bu haritalarda 1. 2. 3. vb derecede heyelan, sel ve taşkın bölgelerine göre yapılaşmaya gidilecek, ona göre ruhsatlar verilecektir.

Yağış ölçüm istasyon şebekesi optimizasyonu yapılmalıdır.
Yanlış arazi kullanımından vazgeçilmelidir.
Ruhsat ve yapılaşma anarşisini ortadan kaldırmalıdır.
Riskli afet ve heyelan bölgeleri haritaları hazırlanmalıdır.

Hastalık bellidir. Reçete bölümünde, üniversitelerin ilgili bilim dalları çözümü vermektedir. Bölgede, özellikle kırsaldaki yapılaşmanın, büyük çoğunluğu, arazinin jeolojisine, topografyasına, yapılaşma özelliklerine dikkat edilmeden gerçekleştirilmektedir. “Benim arazim, benim evim, başkası niçin karışacak?” mantığı herhalde, ‘temel fıkraları’nda bulunur. Kırsaldan kentlere göçle birlikte, bu yapılaşmada, herhangi bir kontrol mekanizması, yol gösterici yoktur. Riskli bölgelerde, dere ve akarsu yataklarında yapılaşma alabildiğine sürer gider.

Hastalığın tedavisinde de sıkıntılar vardır. Ayrık sistem yerleşimin hâkim olduğu bölgemizde, diğer bölgelere göre, uygulamacı kurumlar, bu plansız ve çarpık yapılaşmanın yanında, yetersiz kalmakta, keşmekeş daha da büyüyor. Herkesin evi kendi arazisinde olduğuna göre, her eve bir yol, su, elektrik, kanalizasyon, haberleşme hattı vb gerekiyor.
Bu olaylar ve felaketler hemen hemen her yıl bölgede meydana geliyor, ocaklar söndürüyor. Her olayın arkasında bir ‘kriz yönetimi komitesi’ oluşturulur ve orada bir şeyler konuşulur. Bunun, zaman kaybetmeden başka bir yeri yoktur. Ve bu faaliyetin, yukarıda sözünü ettiğim ‘teşhis-reçete-tedavi’ bağlamında herhangi bir yeri de olmamalıdır. Zira hırsız her defasında evimize girmekte, daha sonra, hırsızı nasıl kovarız diye param parça oluyoruz. Halbuki hırsız eve girmeden, tedbirimizi almamız gerekir. Buna da ‘risk yönetimi’ diyoruz. İşte asıl çözüm buradadır. Örneğin; Valilik yönetiminde, içinde başta üniversitelerin ilgili bilim adamları olmak üzere, uygulamacı kurumlar, sivil toplum örgütleri, muhtarlar vb bir araya gelerek, bu risk yönetimi komitelerini oluşturmalı, afetler meydana gelmeden incelenmeli, araştırılmalı ve çözüm önerileri ortaya konulmalıdır.

Suyun asıl faktör olduğu sel, taşkın ve heyelanlar bölgemizde sıkça görülmekte olup, bölgemizin yıllık yağış ortalaması, yer yer, Çayeli ve Hopa civarlarında 2500 mm’ye varıyor. Bu yıllık yağış ortalaması, İç Anadolu Bölgesinde 650 mm. civarındadır. Görüleceği gibi, ülkemiz, hidrolojik açıdan çok değişik yağış rejimlerine sahip olup, özellikle son yıllarda bütün dünyamızı kasıp kavuran ‘küresel iklim değişikliği’ ne bağlı olarak, ülkemizin birçok bölgesinde, yağış miktarları azalacakken, bölgemizde daha da artacağını, katılmakta olduğumuz ulusal ve uluslararası toplantılarda, hararetle tartışıyoruz.
Bölgemizdeki bu doğal afetler, kaldı ki, bu küresel iklim değişikliğine bağlı olarak, yağışlar alabildiğine, ‘yerel ve zamansal değişimler’ gösterecek ve bölgemizdeki artacak yıllık yağışlara göre daha da artıyor.

Ülkemizde bazı yörelerde artan yağışlarla taşkın, sel ve heyelanlar artacakken, bazı bölgelerde kuraklıklar baş gösterecektir. Büyük ölçekte bunun örneklerini, dünyada, birçok ülkede görmeye başladık bile. Pakistan, Hindistan, Çin vb gibi ülkeler sel ve taşkınlarla boğuşurken, Rusya ateşle kavruluyor.
Suyu yönetebiliyor muyuz?
Dolayısıyla bir an evvel ‘suyun yönetimi’ çok daha verimli yapılmalıdır. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, artık suyu tek elden yönetmek üzere, Devlet Su İşleri, bir an evvel ‘su kaynakları bakanlığı’na dönüştürülmeli ve faaliyetlere başlanmalıdır. Aksi halde, her zaman olduğu gibi, olaylar meydana gelecek, acılar, ahlar, vahlar, dövünmeler, kriz komiteleri vb oluşturulmaya devam edilecek. ‘aynı tas aynı hamam’, ‘geçti bor’un pazarı sür eşeği niğdeye’, ‘atı alan üsküdarı boylar’ atasözleri ve benim hiç sevmediğim, tepki duyduğum, acılı ‘temel fıkraları’ sürüp gidecek heyhat…

Üniversiteli ve bölgeden bir bilim adamı ve araştırmacı, çamur, heyelan ve taşkın rengini sevmeyen biri olarak, ‘bininci kez’ yaptığım gibi, bir kez daha vurgulamak istiyor, “umarım son olur dileğiyle”, ölenlere Allah’tan rahmet, geri kalanlara ve hepimize başsağlığı diliyorum.

Prof. Dr. HIZIR ÖNSOY

GÜNLÜK GENEL GİDERLER VE VERGİ MATRAHI SORUNU

Bilindiği üzere, şirketlerin genel giderlerini indirebileceklerine dair yasal dayanak Gelir Vergisi Kanunu 40 ve 41’nci maddeleri ile Kurumlar Vergisi Kanunu 8, 10 ve 11’nci maddeleridir. Bu maddelerdeki hükümlerin temel esası yapılacak giderlerin tamamının ‘işle ilgili olması’ ve ‘ticari faaliyetin idame ettirilmesi’ ile ilgili olması gerektiğidir. Yapılan harcamanın işle ilgili olması gerekli fakat yeterli değildir. Harcamanın aynı zamanda yapılan işlerle mütenasip (uygunluk arz etmesi) olması şarttır.

Örneğin bir personelin şirket dışında yediği yemek bedeli, Gelir Vergisi Kanunu’nun 23’üncü maddesinin 8 numaralı bendine göre günlük (tek öğün) 11.70 TL’nin üzerinde olamayacaktır. Yüzde 8 KDV ilave edildiğinde yemek fişi toplamı 12,64 TL’yi geçemeyecektir. Sınır aşıldığı takdirde bu tutarın üzerindeki her rakam personelin maaş dilimine göre (GVK 103 kapsamında) gelir vergisine tabi tutulmalıdır.

Piyasada hemen hiçbir mükellefin uygulamadığı SGK Prim istisnasından da bahsedelim. Çalışma Bakanlığı’nın 29.01.2004 tarih ve sayılı 25361 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan tebliğine göre, işyeri ve müştemilatında yemek vermeyen şirketlerin, personel başına günlük 1,88 TL’nin üzerinde olan yemek tutarı için SGK primi hesaplaması gerekmektedir. SGK Primi istisnası formülü aşağıdaki gibidir:

İstisna Tutarı: Brüt Günlük Asgari Ücret x yüzde 6 x (Ay içinde Fiilen Çalışılan gün sayısı) Yemek Parası Verilen Gün Sayısı

Prime Esas Kazanca Dahil Edilecek Yemek Parası : Ödenen Yemek Parası – İstisna Tutarı

İşveren isterse yemek bedellerini yüksek tutabilir ancak yukarıdaki yasal yükümlülükleri yerine getirmek zorundadır.

Bir başka örnek ise seyahat giderleridir. Şirketlerin seyahate gönderdikleri kişilerin mutlaka firma personeli olması veya sözleşme ile şirket adına hareket eden biri olması, seyahatin amacının yönetim kurulunca belirlenmesi ön şarttır. Şirket ortağının veya ilişkili kişilerin tatil veya özel işi maksadı ile yapmış oldukları seyahat ve konaklama giderleri kesinlikle indirim konusu yapılmamalıdır. Seyahat esnasında yapılan yemek ve konaklama harcamaları yukarıda bahsedilen mütenasiplik şartına uygun olmadığı takdirde mali idarenin eleştirisine muhatap olunacaktır. Mesela, bir şirketin pazarlama personellerinin getirdiği otel faturalarında kaç kişinin, kaç gün, günlük kaç TL’den konakladığı gibi bilgiler bulunmamakta, faturanın içinde sadece ‘konaklama bedeli’ yazılmaktadır. İnceleme elemanları, bu türden faturaları vergi matrahını aşındırması muhtemel harcamalar olarak değerlendirmektedir.

Diğer bir problem ise belgesiz harcamalardır. Şirket personeli bir harcama cetveli çıkarmakta ve şirketler belge aramaksızın çizelgeye istinaden gider kaydı yapmaktadır. Oysa GVK 194 numaralı Tebliğ (ihracatçı firmalarda götürü gider uygulaması) ile VUK 228’nci maddelerde sayılan hususlar (belge alımının mümkün olmadığı veya Türk örf ve adetlerine göre belgelendirilmesi söz konusu olmayan bazı harcamalar) haricinde hiçbir belgesiz gider kayıtlara alınamayacaktır. VUK 228’nci maddesine göre belgesiz gider yazılabilecek kalemlere dolmuş, vapur v.s. harcamaları örnek olarak verilebilir. Mesela Şehirlerarası otobüs seyahatlerinde yolcu bileti alınabildiği halde, şirketler bilet olmaksızın sadece personelin beyanına göre gider yazabilmektedir. Bir diğer husus ise yemek bedeli ile orantısız bahşiş bedelleridir. Örneğin 30 TL yemek bedeli ödeyen bir personel 5-10 TL arasında bahşiş ödediğini beyan etmektedir. Bu durumda yüzde 16 ile yüzde 30 arasında bahşiş ödenmiş olmakta ve vergi matrahını aşındırması bakımından dikkat çekmektedir.

Bir kez daha önemle vurgulamak gerekir ki; harcamayı yapan kişinin şirketle, bordro, sözleşme, ortaklık v.s. tarzında tevsik edilebilen bir ilişkisi olmalı ve harcama şirketin ticari amaçlarına uygun olarak yapılmış olmalıdır.

Yukarıda kısaca matrah yönünden ele aldığımız konuyu Katma Değer Vergisi açısından da değerlendirmeye çalışalım.

KDV indirimi konusu KDV Kanunu 30 ve 58’nci maddeleri kapsamında değerlendirilecektir. 58’nci maddeye göre, bir harcama kaleminin KVK ve GVK çerçevesinde indirimi mümkün ise bu harcamaya ait KDV tutarı kesinlikle indirim konusu yapılmalı ve gider yazılmamalıdır.

Fakat yukarıdaki saydığımız hususların KDV yönünden asıl dayanağı KDV Kanunu 30’ncu maddesidir. Madde de yer alan “Gelir ve Kurumlar Vergisi kanunlarına göre kazancın tespitinde indirimi kabul edilmeyen giderler dolayısıyla ödenen katma değer vergisi mükellefin vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan katma değer vergisinden indirilemez.” hükmüne göre bir harcama belgesi KVK 8 , 10 ve 11’nci maddeleri ile GVK 40 ve 41’nci maddelerine göre gider olarak kayıt altına alınabiliyorsa KDV tutarı da indirim konusu yapılabilir. Fakat saydığımız maddelere göre, yapılan harcama gider yazılabilecek bir mahiyette değilse bu takdirde KDV tutarı indirim konusu yapılamaz ve matrahı ile birlikte KKEG olarak dikkate alınır.

Tekrar buluşuncaya kadar yüzünüzden tebessüm, yüreğinizden sevgi eksik olmasın efendim.

Hoşça bakın zatınıza…

FINDIKLI’NIN GELİŞEBİLMESİ İÇİN ‘fındıklı çalıştayı’ OLUŞTURULDU

Dernekler, vefakâr hizmetler ile faaliyet alanını genişleten, üye sayısını memleket kültürüne duyulan samimiyetle artıran sivil toplum kuruluşlarıdır. Bugün ekonomik olarak çaplı faaliyet gösteren bir ticari kuruluşun yöneticisi olabilirsiniz. Önemli olan ise bu maddi imkânlardan yöre değerlerini öne çıkartabilecek hizmetler için bir şeyler ayırabilmektir. Deyim yerinde ise hamurumuz, doğup büyüdüğümüz topraklara aittir. İşte dernekler, bu düşünceleri hayata geçirmek için kurulur ve ilçe sorunlarına çözüm bulmak, ilçenin gelişmesine katkı sağlamak amacıyla çalışmalarını sürdürürler.
Fındıklı (Viçe) Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı olarak ben ve yönetim kurulu arkadaşlarım, işte bu amaçlar doğrultusunda hemşerilerimizi bir araya getirerek, birlik ve dayanışma ortamında Fındıklı ilçemizin gelişimi doğrultusunda çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Ben bu yazımda sizlere merkezi Küçükyalı/Maltepe’de bulunan Fındıklı(Viçe) Kültür ve Dayanışma Derneğimizin bir projesi olan ‘Fındıklı Çalıştayı’ndan bahsetmek istiyorum.

Her şey daha güzel ve modern bir Fındıklı için yola çıktık ve bugün derneğimizde ‘Fındıklı Çalıştayı’nı hayata geçirdik. Oluşturduğumuz bu ‘Fındıklı Çalıştayı’ sayesinde ilçemizdeki çevre, su, enerji, eğitim, tarım ve hayvancılık, sağlık, turizm kentleşme, gençlik ve spor, kadın, katılım ve temsilcilik, KOBİ ve üretim gibi 11 konu başlığında sorun ve çözümlere yönelik raporlar hazırlayarak ilçemizin gelişmesinde önemli bir görevi üstlenmiş bulunuyoruz. İlçemizde yaşanan sorunlara çözüm bulmak amacıyla çalışmalarını sürdürecek bu çalıştay sayesinde bölgedeki birçok soruna dikkat çekip bu sorunların ortadan kaldırılmasına yardımcı olacağız.

Eğitim, turizm, tarım ve hayvancılık konularını ele alırsak, öncelikle eğitim konusunda söylemek istediklerim var. Bir ilçenin ya da şehrin gelişmesindeki en önemli etken eğitim seviyesidir. Fındıklı ilçemiz eğitim konusunda bir hayli ileri bir seviyede. Bizlerde dernek merkezimizde öğrencilerimize burs vererek bu seviyeyi en üst çıtaya çıkarma gayreti içerisindeyiz. Dernek olarak Fındıklı ilçemizin gelişimi konusunda öğrencilerimizden projeler üretmelerini ve ilçeye katkı sağlamalarını istiyoruz. Gençlerin de bu konuda bir hayli hevesli ve istekli olmaları bizler için umut verici…

Fındıklı ilçemize özgü olan ve ilçemizin simgesi haline gelmesini istediğimiz ‘Göz Dolma Taş Evler’ konusunda kapsamlı bir çalışma başlattık. Doğu Karadeniz Bölge sınırları içerisinde sadece ilçemizde bulunan bu tarihi evler turizm açısından oldukça dikkat çekici hale getirilebilir. İşte bizde dernek olarak bu konuya ilgi çekmeyi istiyoruz. Bunun yanı sıra bölgemizde yayla turizmi de oldukça gelişme gösteriyor. Bununla alakalı olarak da bölge de bulunan tur firmalarıyla irtibata geçerek yöreye daha fazla ziyaretçinin gelmesi noktasında çalışmalar yürütüyoruz.

İlçemizde hayvancılık denince ilk akla gelen büyük baş hayvancılık, arıcılık ve balıkçılıktır. Günümüzde hayvancılığın maalesef ki geriye doğru gittiğini görüyoruz. Eskiden hemen hemen her hanede büyük baş hayvan beslenirdi. Şimdilerde yukarı kesimlerde yaylalarda hayvancılık özellikle de büyük baş hayvancılık yapılıyor fakat aşağı kesimlerdeki köylerde hayvan beslenmediğini görüyoruz. Yöremizin en önemli geçim kaynağı sayılabilecek diğer bir konu da arıcılık. Arıcılığın geliştirilmesi için ciddi çalışmalar yapılmalı. Yöremizin güzelim derelerinde yapılan HES çalışmaları yüzünden kırmızı pullu alabalıkların neredeyse tükendiğini seyrediyoruz. Bu konuda da ciddi tedbirler alınmalı ve doğal hayatın olumsuz etkilenmesine ve tüketilmesine karşı tepkiler koyulmalı seyirci kalınmamalıdır.

Tarım sektörüne bakıldığında, tehlikeli kimyasal içeren gübrelerden uzak durulmalı ve yöremizde organik tarım başlatılmasının doğru olacağına inanıyorum. Çünkü yöremiz organik tarım konusunda oldukça verimliliğe sahip. Çay, fındık ve kivi üretiminde önemli bir bölgeyiz ve bunu en üst seviyelere taşımalıyız.

Erol AYKUT
Fındıklı (Viçe) Kültür ve Dayanışma Derneği
Yönetim Kurulu Başkanı

MİLLİ VE DİNİ HEYECAN

Üzüldük son günlerde. Hatta üzülmekten de öte, kahrolduk. Üst üste gelen kötü haberlerle, ümidimiz kırılmadı belki ama, içimiz acıdı. Önce Hakkari’de vatani görevini yerine getiren, 24 Mehmetçiğimizin, bizler sıcak yuvalarımızda uyurken, hainlerce vurulup, şehit edildiği haberini aldı güzel ülkem. Milletçe Mehmetçiğimizle vurulduk bizlerde. Her bir evladımız için dökdük gözyaşlarımızı… Aynı hafta bitmeden bir kere daha üzücü haberi aldık. Van’da meydana gelen felaket haberi, hepimizi yine hüzne boğdu. 7.2 şiddetindeki depremde, 500’den fazla vatandaşımızı, kardeşimizi kaybettik. Yaralananlar da, evleri hasar görüp, yerle bir olanlar da, kat ve kat fazlası. Üst üste aldığımız bu felaket haberlerden sonra, şimdi bayramlarımızı karşılıyoruz buruk bir sevinçle. Cumhuriyetimizin ilanından bugüne, yani 29 Ekim 1923’den beri, kutladığımız Cumhuriyet Bayramımızın, bu yıl 88.’sini kutladık. Geçmiş yıllardakilerden biraz daha sönük bile geçmiş olsa kutlamalarımız, içimizdeki milli duygularda en ufak bir eksilme söz konusu değildi. Milli bayramımızı geride bıraktık. Şimdi önümüzde yine buruk bir heyecanla kutlayacağımız, Kurban bayramımız var. İbadet, Allah’a saygı ile boyun eğmek anlamına gelir. İbadetin ruhu da, niyettir. Kalbin bütünüyle Allah’a yönelmesi, niyeti asıl kılandır. Bizleri yoktan var eden, koskoca evrenin bugün yaşanılası ve sürdürülebilir olmasını bahşeden, huzuru, doğruyu bizlere işaret eden ve bizlere akıl verip, yalana yanlışa sapmamızı engelleyen Rabbimize, minnet ve saygımızı göstermek amacı ile, kurban bayramımızın heyecanını hissediyoruz bugünlerde. Kötü günleri geride bıraktığımızı umuyoruz. İnsan bir daha kötü haberler almayacağına inandırmak istiyor kendini, böyle milli ve dini bayramların beraber geldiği günlerde. Kime sorsanız, “Önce sağlık” der ya hani, sanki artık biraz daha geniş tutmak gerekiyor o cümleyi ; “Önce huzur, birlik ve sağlık” Cumhuriyet Bayramımızı bir kere daha can-ı gönülden kutluyor, mübarek Kurban bayramımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.
Cevdet AKAY
TÜMBİAD GENEL BAŞKANI

Morbid Obezite (Hastalık derecesinde şişmanlık)

Şişmanlık vücutta aşırı miktarda yağ birikmesi olarak tanımlanır.
Ancak ideal ağırlığın üzerinde olmak her zaman şişmanlık anlamına gelmez, örneğin kaslı bir atletin kilosu ideal kilosundan fazla olabilmesine karşın beden yağ kilosu normal olabilir.
Vücut yağı ideal kilolularda;
Erkeklerde % 12-18
Kadınlarda % 20- 30 olmalıdır. Erkeklerde % 22-25 in üzerinde olması, kadınlarda da % 32-35 in üzerinde olması durumunda obeziteden bahsedilir.
Bir kişinin şişman olup olmadığının ortaya konması için bazı hesaplamalar yapılmaktadır. Bunlar “ ideal kilo” hesaplamaları, “ vücut-kitle indeksi ( VKİ veya BMİ ) hesaplamaları” ve “ deri altı yağ dokusu ölçülmesi” olarak sıralanabilir.
Örneklemek gerekirse boy ve kilonun oranlanmasıyla elde edilen “ideal kilo” dan 45 kg. fazlası durumunda morbid obezite ( hastalık derecesinde şişmanlık ) durumu var demektir.
Diğer taraftan şişmanlığın sınıflandırılması ve tedavisinin planlanmasında standardize edilmiş olan VKİ ( BMİ- body mass index ) kullanılmaktadır, pratiktir. Bu vücut ağırlığının ( kg ) boyun karesine ( metre ) bölünmesiyle ortaya konulan bir indekstir.
Vücut ağırlığı ( Kilogram ) = BMİ kg/m2
Boy ( metre )
Buna göre ; 19-25 arası normal
25-30 arası kilolu
30-35 arası obez
35-40 arası ciddi obez
40 üzeri Morbid obez
45 üzeri Süper obezdir.

Bir diğer yöntem deri altı yağ dokusunun ölçülmesidir. Kürek kemiği üstü ve triceps cilt kalınlığı toplamı kadınlarda 55 mm.’nin, erkeklerde 32 mm.’nin üzerindeyse şişman olarak değerlendirilir. Şişmanlık, erkeklere oranla kadınlarda 4 kat fazladır.
Beslenme gereksinimi mide ile beyinde hipotalamus adı verilen bir bölgenin kontrolü altındadır. Açlık ve tokluk merkezi hipotalamusta yer almaktadır. Yan hipotalamustaki çekirdekler sinirsel ve hormonal faktörlerle AÇLIĞI ön plana çıkarır, ön hipotalamustaki çekirdekler ise TOKLUK hissini ön plana çıkarırlar.
Alının gıdalar ile mide dolup gerildiğinde tokluk merkezi uyarılır ve kişi doyduğunu hissederek yemeyi bırakır.
Kan şekerinin düzenlenmesini sağlayan insülin yanında başka peptidler açlık-tokluk üzerinde etkilidir. Bunlardan en önemlileri LEPTİN ve GRELİN hormonlarıdır. Leptin yağ hücresinden salgılanır, kandaki düzeyi ile BMİ arasında sıkı ilişki vardır. Bu hormon beyine tokluk mesajı yollar ve kişiyi çok yemekten alıkoyar. Bu nedenle biraz yemek yiyip bir müddet beklenilirse ( 15-20 dk ) leptin devreye gireceğinden tokluk hissi ortaya çıkar ve fazla yemek yenmemiş olur. Grelin hormonu ise Leptinin tam tersi faaliyet gösteren bir hormondur. Kişi acıkmış olduğunda grelin hormonu devreye yaklaşık her 20 dk.da bir beyine yemek yenmesi için uyarı gönderir ve gereğinden fazla yenmesine yol açar.Bu nedenle alınan gıdaların cinsi kadar ( 1 gram yağ = 9 Kcal demektir ) yemek yeme alışkanlığının ve sıklığının düzenlenmesi de önemlidir.
Enerji alımıyla–tüketimi arasındaki dengenin bozulması şişmanlamanın ana nedenidir. Denge; 1- Diyet 2- Egzersiz 3- genetik etkenlerin uyumlu olmasıyla mümkün olur.
Genetik etkenler şişmanlık için hazırlayıcı faktördür. Ancak diyet ve egzersiz kişi tarafından kontrol edilebilir etkenlerdir. Hastalık düzeyindeki şişman olan kişilerde “ düşük bazal enerji harcaması “ söz konusudur.
Şişmanlık hastalığına eşlik eden yandaş hastalıklar ve bozukluklar mevcuttur. Yüksek tansiyon şeker hastalığı, meme-rahim ve kalınbarsak kanserinde artış, koroner kalp hastalığı, uyku- apne sendromu ve buna bağlı uykuda boğulma, solunum ve kalp yetersizlikleri bunlardan bazılarıdır. Ayrıca idyopatik siroz, idrar kaçırma, eklem bozuklukları reflü hastalığı, psikolojik bozukluklar göz ardı edilemeyecek durumlardır.
Sonuç olarak kilo verilmesi durumunda ne gibi kazanımlar ortaya çıkacaktır.
1- Ölüm oranlarında % 20 den fazla bir azalmaya neden olur
2- İnsülin duyarlığı ve glikoz intoleransı düzelir
3- Kansere bağlı ölümler % 40 oranında azalır
4- Büyük tansiyon ( sistolik ) 10 mmHg, küçük ( diyastolik ) tansiyon 20 mmHg azalır.
5- Total kolesterol % 10 oranında düşer
6- Trigliserid % 30 oranında düşer
7- HDL ( iyi kolesterol ) artar
8- Kadınlarda adetler düzene girer
9- Eritrosit ( kırmızı kan küreleri ) kümeleşmesi ve pıhtılaşma bozuklukları düzelir
Bunlar ilk akla gelen iyileşmelerdir, bunun ötesinde bozulmuş olan birçok fonksiyon giderek düzelme gösterir.
Diyet, egzersiz gibi yöntemlerden yara göremeyen kişilerde endoskopik ve cerrahi bazı yöntemlere başvurulabilir.
Bunlardan “ mide balonu” denilen yöntem kolayca uygulanabilen bir yöntemdir. Endoskopik olarak konulur ve hasta aynı gün akşamı evine gönderilebilir. Ancak mide içine konularak 500 cc. sıvıyla şişirilen bu balonun midede kalma süresi 6 ay kadardır. İki amaçla uygulanır. 1-BMİ’si 45’in üzerinde yani süper obez hastaların bir miktar kilo kaybederek ameliyata hazırlanmasını sağlamak 2- BMİ 35-40 arası ciddi obez gurubundaki hastaların diyetle birlikte kilo kaybetmelerini sağlamak. 6 ay sonunda bu balon yine endoskopik olarak çıkarılır.
Şişmanlık için yapılan ameliyatlar iki guruptadır.
1- Malabsorbsiyon ( emilim bozukluğu oluşturan ) ameliyatları
2- Bariatrik ( engelleyici ) ameliyatlar.
Morbid obez hastaların ameliyat kararı bazı kriterler göz önüne alınarak verilmelidir.
BMİ 40’tan fazla olmalıdır.
Yaş aralığı 18- 60 arası tercih edilir.
Diğer yöntemler başarısız olmalı.
Şişmanlığa bağlı hastalıkların varlığı
Şişmanlığın 5 yıldan fazla sürmesi
Günlük yaşam koşullarına bu nedenle uyamamak, psikolojik sorunların belirmesi
Diğer taraftan
takip protokolünü yerine getiremeyecek olan
fazla miktarda alkol ve uyuşturucu kullanımı olan
zeka geriliği
ağır psikiyatrik hastalık
tokluk merkezini engelleyen tümör vs… durumlarında cerrahi yöntemden kaçınmak gerekir.
Bu ameliyatlar açık cerrahi yöntemleriyle yapılabileceği gibi laparoskopik yani kapalı ameliyatlar biçiminde de yapılabilir. Bunlardan malabsorbsiyon yöntemlerinde mide ve incebarsaklarda bazı noktalardan kesilerek yeni ekler yapılır, ancak engelleyici yöntemlerden “gastrik band” uygulamasında organlara yönelik bu tür işlemler yapılmadığından daha kolaydır ve hastanın günlük yaşamına dönüşü daha çabuk olmaktadır.
Gastrik band, ve mide-yemek borusu birleşim yerinin altına doğru yerleştirilen, silikon bir band ile ciltaltına ( sol kaburga kenarı altına doğru ) konulan bir şişirme parçasından ibarettir. Bu bandın kontrollü şişirilmesiyle mide üst tarafında küçük ve çabuk dolup gerilerek tokluk hissini beyine yollamayı sağlayacak bir cep oluşturulur. Bu işlem laparoskopik yani kapalı olarak yapılabilir, konuyla ilgili deneyimli cerrahların elinde “ölüm oranı” yok denecek kadar azdır ( % 0-2 ). Hasta ilk aylarda hızlı kilo verir ancak hedeflenen her ay 4-7 kilo arası kilo verilmesinin sağlanmasıdır. Ameliyat sonrası periyodik kontrollerle hastanın sağlıklı kilo vermesi sağlanır.
Erhun EYÜBOĞLU

Kalkınma, İhracatı Geliştirme ve Kobiler Açısından Kümelenme Yaklaşımı

Küme kavramı, özellikle 1990’lardan itibaren, bölgesel gelişim ve ekonomi politikalarının oluşturulmasında ve bu konudaki araştırmalarda konuşulmaya başlanmış olsa da küme kavramı bu coğrafyada Osmanlı İmparatorluğundan beri var olan ve Lonca Teşkilatları veya Esnaf Loncaları olarak yer almıştır. Özellikle gelişmiş ülkelerde etkin yönetilen kümeler, şirketlerin, bölgelerin ve ülkelerin rekabet gücünü ve ekonomik performansını arttırmakta çok etkili olmaktadır.
Küme kavramı pek çok farklı işletme yapısını kapsamakta ve kümelenme / küme geliştirme planları değişik hedeflere yönelik olarak ( ekonomik gelişimi desteklemek, KOBİ’lerin rekabet gücünü arttırmak, Ar-Ge konusundaki işbirliklerini desteklemek, endüstrinin yapısal durumunu düzenlemek, ihracatı geliştirmek ve çevre yönetim sistemlerini uygulamak vb) yapılmaktadır. Planlamaların ortak noktaları, coğrafi yakınlık, iletişim ağları ve belli bir sektörde uzmanlaşma olarak görülmektedir.
Kümelenme ve rekabet gücü arasındaki ilişkinin yapısını 1990’lı yıllarda kurup geliştiren Michael Porter kümeleri şöyle tanımlamaktadır:
Aynı sektörde faaliyet gösteren, aralarında işbirliği ve aynı zamanda rekabet olan işletmelerin, onlara mal/hizmet sunan tedarikçilerin, ilgili kurumsal yapıların (üniversiteler, meslek kuruluşları, iş koluyla ilgili standartları belirleyen ve kontrol eden kurumlar gibi) aynı coğrafi bölgede yoğunlaşmaları [Michael Porter ‘Kümeler ve Rekabetin Ekonomisi’, Harvard Business Review, Kasım/Aralık 1998]

Kümeler, bağımsız firmalardan ve bunlarla ilintili kurumlardan oluşurlar. Bu grubun üyeleri:
– Coğrafi olarak bir ya da birkaç bölgede yoğunlaşmışlardır ( küresel uzantıları da olabilir)
– Birbirleriyle rakiptirler fakat gerektiğinde işbirliği yaparlar
– Belli bir sektörde faaliyet gösterirler, dolayısıyla aynı teknolojilere ve becerilere ihtiyaç duyarlar
– Faaliyet alanları geleneksel işkolları (tekstil, mermer, vb.) olabileceği gibi ileri teknoloji alanında ( bilgi teknolojileri, teknik tekstiller, vb.) da çalışabilirler
– Kurumsallaşmış bir yapı içinde (ortak bir yönetim altında) faaliyet gösterebilecekleri gibi kurumsallaşmamış da olabilirler
Çağlar boyunca süregelen sektörel faaliyetler üzerinde yapılan gözlemler, aynı ya da benzer sektörlerde faaliyet gösteren küçük ve orta boy işletmelerin biribirlerine yakın mesafelerde toplandığını göstermektedir. Bu olgu hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde, pek çok değişik sektörde, tarihin değişik zamanlarında gözlenmiştir. Kümelenme adını verdiğimiz bu olgunun mantıklı ekonomik nedenleri vardır. Kümelenmenin olduğu bölgelerde faaliyet gösteren KOBİ’ler bulundukları coğrafyadan kaynaklanan belirgin rekabet avantajları sağlamaktadır. Bu avantajın kaynaklarını şöyle sıralayabiliriz:
– Hammadde kaynaklarına coğrafi yakınlık
– Sektöre yönelik işletme / iş geliştirme desteklerinin bolluğu
– Bölgedeki endüstriyel faaliyetlerin yoğunluğu nedeniyle buraya gelen müşteriler
– Yetişmiş işgücünün bölgedeki varlığı
– KOBİ’lerin tek başlarına olduklarında yapamadıkları bazı yaşamsal ve rekabet avantajı sağlayan faaliyetleri, diğerleriyle işbirliği yaptıklarında gerçekleştirebilecek gücü kazanmaları – şöyle ki;

Tek başlarına olduklarında yakalayamadıkları, yüksek teslimat miktarları, düzenli arz gerektiren pazar fırsatlarını değerlendirebilmeleri
Girdilerde ölçek ekonomilerinden yararlanabilmeleri (donanım ve hammadde alımları, finansman, danışmanlık hizmetleri gibi)
Eğitim, lojistik, yeni teknolojilerin kullanımı, istihbarat gibi işletme dinamizmini sürdürmekte hayati olan fonksiyonları yerine getirebilmeleri
İşgücünün uzmanlaşmış kadrolara bölünebilmesi ve bunun sonucunda üretim ve yenilikçilik yeteneklerinin artışı
Pazarlara giriş engellerini geçmek ya da başkalarının girişini engellemek
Ortak altyapıdan, kaynaklardan ve kalifiye çalışan havuzundan yararlanmak
Bunların sonucu olarak, kümelenme, küme içindeki işletmelerin aşağıdaki özelliklerini olumlu yönde geliştirerek kendi kendini besleyen bir değer zincirine dönüşür.
Kalite ve mükemmeliyeti yakalama,
Üretkenlik,
Rekabet gücü,
Yenilikçilik
Bilgi akışı / bilgi birikimi
Beceri geliştirme
Değer yaratma
Sürdürülebilir büyüme ve uzun erimli iş dinamiklerini yakalama
Özellikle finansman, teknoloji, pazarlama, üretim ve altyapı sorunları yaşayan KOBİ’lere, sahip oldukları esneklik avantajını yitirmeden, diğer KOBİ’lerle ve küme içerisinde yer alan destekleyici kuruluşlarla işbirliğine giderek, sipariş alma, üretim, teknoloji geliştirme, pazarlama, vs. konularda büyük ve entegre bir işletme gibi hareket edebilme kabiliyeti sunan kümelenme modeli, bu model içerisindeki işletmelere daha etkin faaliyet gösterme yeteneği sağlamaktadır.
Bu noktada, kümelenme modelinin bilinen örgütlenme modellerinden farklı bir yaklaşım getirdiği görülmektedir. Aynı üretim kolunda faaliyet gösteren işletmelerin dış ticarette yeni bir tüzel kişiliğe sahip tek bir şirket modeli altında bir araya gelmelerinden ziyade, kümelenme modelinde, işletmelerin bu modelle herhangi bir yasal bağı olması gerekmemekte, her işletme kendi tüzel kişiliğini ve mali bağımsızlığını devam ettirirken, bir yandan da diğer işletme ve kümeyi destekleyici kuruluşlarla aynı amaç doğrultusunda işbirliğinde bulunarak, ortak proje ve faaliyetler yürütebilmektedir. Kümelenme modeli, istihdam, üretim ve ihracat artışı ile ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkileyebilmekte, rekabetçi olunan alanlarda ülkenin uzmanlaşmasını ve uluslararası alanda farklılık yaratmasını sağlamakta, ülkenin yenilikçilik ve üretkenlik seviyesini yükseltmekte, bölgesel kalkınmada önemli rol oynamaktadır.
Öte yandan, dünyadaki küme örnekleri incelendiğinde, İtalya’nın kuzeyindeki tekstil ve hazır giyim kümeleri, Orta ve Kuzey İtalya’daki ayakkabı ve deri kümeleri, ABD’de Michigan/Detroit’te ve İngiltere’de Birmingham, Coventry ve Rugby’deki otomotiv ve yan sanayii kümeleri, yine İngiltere’de North West ve East Midlands bölgelerindeki tekstil ve hazır giyim kümeleri, Norveç’in güneybatı sahilinde deniz taşımacılığı ve lojistik kümesi, ABD Kaliforniya’daki bilgi teknolojileri kümeleri dünyadaki başarılı küme örnekleri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kümelerin içerisinde özellikle ABD’deki Silikon Vadisi, kümelenme yönteminin üyelerine yeni teknolojiler geliştirmede ne derece büyük kazanımlar sağladığının en somut göstergesidir. Aynı zamanda, İngiltere’deki tekstil ve hazır giyim kümelerinde de, tekstilde teknik ve akıllı tekstiller, konfeksiyonda ise moda, tasarım ve marka gibi daha hızlı ve derin bir büyüme potansiyeline sahip olan, yüksek katma değerli alanlara yönelindiği görülmektedir. İngiltere’de son yıllarda, tekstil ve konfeksiyon alanındaki kümelerin otomotiv, havacılık ve sağlık gibi diğer sektörlerdeki kümelerle işbirliği yapması yönünde bazı girişimler bulunmakta; bu da kümelerin ilişkili oldukları diğer sektörle işbirliğine giderek gelişmesine örnek sayılabilmektedir.
Harvard İşletme Okulu Strateji ve Rekabetçilik Enstitüsünce dünyadaki kümelenme oluşumlarını araştırmak üzere yapılan bir çalışmada, 52 ülkede 42 sektörde 800’ün üzerinde kümelenme oluşumu bulunduğu tespit edilmiştir. Söz konusu oluşumların sektörel dağılımı incelendiğinde ise, maden-metal (56 küme), bilgi teknolojileri (42), mobilya (35), eğlence (35), otomotiv (32) ve tekstil-konfeksiyon (30) sektörlerinin kümelenmede ön sıralarda yer aldıkları görülmektedir. Bu çalışmaya göre, ayrıca, kümelenme oluşumlarının aniden ortaya çıkmadığı, aksine yüzyıllar sürebildiği, Avrupa’daki kümelerin ABD, Yeni Zelanda veya Hindistan’dakilerden 100-150 yıl daha eskilere dayandığı ifade edilmektedir.
Bu açıdan bakıldığında kümelenme modelinin, aynı üretim dalındaki KOBİ’lerin ihracat sektörü içinde bir organizasyon altında toplanarak, dünya pazarlarına yönelmelerini sağlamak amacıyla, ihracat ve ilgili konularda (finansman, tedarik, nakliye, sigorta, gümrükleme v.b.) hizmet sağlayarak, dış ticarette uzmanlaşmaları için 1996 yılından itibaren uyulanan bir örgütlenme modelinden, Sektörel Dış Ticaret Şirketleri (SDŞ)’nden bahsetmek ve bu yapının kümelenme ile benzerlik ve farklılıklarını ortaya koymak konuya açıklık getirmek açısından yararlı olacaktır.
İhracat mevzuatı, vergi mevzuatı ve Eximbank kredileri (Dış Ticaret Şirketleri Kısa Vadeli İhracat Kredisi, Sevk Öncesi İhracat Kredileri) açısından çeşitli avantajlar sağlanan bu örgütlenme modeli, KOBİ’lerin tek tek yapmak zorunda oldukları dışa açılma faaliyetlerini şemsiye örgütlenme modeli altında, uzmanlaşmış bir dış ticaret şirketi olarak yerine getirmeleri için kurulan bir yapıdır. KOBİ’lerin tek tek kısıtlı mali ve personel imkânları ve dış ticaret bilgileri ile ihracat yapma ve bunu rekabetçi koşullarda gerçekleştirmelerinin güçlüğü dikkate alındığında, SDŞ’lerin fonksiyonlarının önemi daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Ancak, 90’lı yılların sonundan bugüne dek KOBİ’lerimizi kurumsallaşmaya ve dış pazarlara açılmaya teşvik ederek, ihracatımızın artırılmasında çok önemli misyon ve fonksiyonları bulunan bu örgütlenme biçimi, esasen KOBİ’lerin çok ortaklı dış ticaret şirketleri şeklinde örgütlendiği hukuki bir yapıyı gerektirdiğinden ve KOBİ’lerin hukuki açıdan bu yeni şirketle yakından ilişkili olması, onun kar ve zararına kurulan şirket yoluyla ortak olması gerektiğinden, işletmelere her türlü faaliyetlerinde esnek yapılarını devam ettirme avantajı sağlayan kümelenme modeli ile tam anlamıyla örtüşmemekle birlikte, aynı amaçtan ortaya çıkan modeller olarak ciddi benzerlikler arz etmektedir.
Diğer taraftan, ülkemizde belirli sektörlerde günümüze kadar kendiliğinden ortaya çıkan birtakım coğrafi yoğunlaşmalar bulunmaktadır. Örneğin, İstanbul ve İzmir’de tekstil, hazır giyim, deri, Denizli’de ev tekstili, Bursa’da otomotiv ve yan sanayii, Afyon ve Diyarbakır’da mermer bu oluşumlar arasında en dikkat çekici olanlarıdır. Ancak, bütün bu oluşumların kapsamlı bir biçimde ele alınması, değer zincirindeki ilişkilerin irdelenmesi, sektörel ve bölgesel bazda yapılan değerlendirmelerin sonuçlarına göre bu bölgelerde faaliyet gösteren işletmeleri destekleyici ve mevcut rekabet güçlerini artırıcı, ihracat performanslarını ve diğer ekonomik göstergelerini yükseltici birtakım mekanizmalar geliştirilmesi ve altyapı imkânlarının güçlendirilmesi yönünde sistematik ve kapsamlı bir çalışma yapılmamıştır. Dolayısıyla, ülkemizde maalesef henüz tam anlamıyla ve bilinçli bir politikayla oluşturulmuş bir kümelenme modelinden söz etmek pek mümkün değildir.
Kümelenme modelinin dinamiklerine baktığımızda, işletmelerin “küme”ye üye olmak suretiyle, başta verimlilik ve yenilikçilik avantajı sağlayarak, rekabetçiliklerini artırdıklarını söyleyebiliriz.
Bölgesinde, kendisiyle aynı sektörde faaliyet gösteren diğer işletmeler ve destekleyici kuruluşlarla güçlü bir işbirliği imkânı elde eden küme üyesi, girdi temininde, bilgi, teknoloji, vb. kaynaklara ulaşmada, üretimde uzmanlaşmada, dolayısıyla kalite ve verimlilik artışında, üretim maliyetlerinde ölçek ekonomisine ulaşmada, depolama ve pazarlama sürecinde, kredi temininde, ortak altyapı (eğitim, teknoloji, ulaşım, iletişim) kullanımında, nitelikli işgücü temininde, müşteri ve tedarikçi bulmada, toplu ancak esnek örgütlenmeden kaynaklanan, birçok maliyet avantajına sahiptir.
Bir küme üyesi, diğer işletmelerle bir araya gelerek toplu sipariş alabilmekte, değer zincirinde birbirini tamamlayıcı üretim yaptığı işletmelerde üretimde işbirliği yaparak stok maliyetlerini düşürebilmekte, üretimde uzmanlaşma sonucunda teslimat sürelerini kısaltabilmekte, o bölgedeki üniversite veya diğer araştırma kurumları ile ortak Ar-Ge projeleri yürüterek, yenilikçilik kapasitelerini yükseltebilmektedir.
Ayrıca, aynı iş kolunda faaliyet gösteren üyeler arasında sahip oldukları bağımsız yapılardan ve birbirlerine yakınlıklarından dolayı doğal olarak küme içi rekabet ve motivasyon da sürdürülebilmektedir. Buna ilave olarak, belirli bir sektörde faaliyet gösteren işletmelerden oluşan bir kümede, aynı coğrafya içinde bu sektörle ilişkili başka bir sektöre/alt sektöre de ihtiyaç duyulması durumunda, küme genişleyebilmekte; girişimcilik, yeni iş alanları ve istihdam bakımından kümeleme önemli kazanımlar sağlayabilmektedir.
Küme içerisinde zamanla ortaya çıkan bilgi birikimi ve tecrübe ile kümede oluşan iletişim ağı tüm üyelerin bilgiye kolayca ulaşabilmesine imkân vermektedir. Bu iletişim ağı içerisinde yer alan finansal kuruluşlar da küme üyelerinin performansları hakkında bilgi sahibi olabildiğinden, kredi temininde işletmeler daha kolay bir süreç yaşamaktadırlar. Bu bilgi ve iletişim ağı, küme üyelerine küme içerisinde kendi tedarikçilerinin veya müşterilerinin ihtiyaçlarını da daha yakın bir şekilde tespit edebilmelerini sağlamakta, dolayısıyla taraflar arasında sağlanan koordinasyon ile bu ihtiyaçlara tam olarak cevap verebilecek sistem ve teknolojileri geliştirmede daha etkin olabilmektedirler.
Kümelenmenin bir işletmeye sağladığı avantajların dışında, ekonomik büyümede ve bu büyümeyi sağlayacak etkenlerde kümelenme politikasını benimseyen bir ülkenin elde ettiği kazanımlara bakıldığında ise, bölgelerin rekabet avantajlarına uygun sektörlerde uzmanlaşmalarına olanak sağlanacak politikalarla bir ülkede bölgelerarası gelişmişlik farklılıklarının ve gelir dağılımının dengelenebildiği, gelir ve istihdam olanaklarındaki uçurumların azaltılabildiği görülmektedir.
Kümelenme modelinin, ülkemizde başlatılan bu ve benzeri “kümelenme odaklı politika ve strateji” çalışmaları sonucunda, mikro düzeyde işletmelerimizin uluslararası rekabet güçlerinin artacağı, makro seviyede ekonomimizin temel destek noktalarından ve ekonomik gelişmelerin belirleyici unsurlarından olan ihracatımızda sürdürülebilir bir artışın teminine ve ekonomik büyümeye çok olumlu katkılar sağlanacağı muhakkaktır.
Kümelenmenin işletmelere sağladığı avantajlar ve ülkemizdeki KOBİ’lerin bu alanlardaki sorunları dikkate alındığında, bu modelin özellikle ülkemiz gibi üretiminde KOBİ’lerin ağırlıklı paya sahip olduğu ekonomiler açısından önemi daha da iyi anlaşılmaktadır.
Ülkemizde gerek üretim ve ihracatta sektör ve bölge çeşitliliğin kısıtlılığı, gerekse bölgelerarası sosyo-ekonomik gelişmişlik farklılıkları dikkate alındığında, şimdiye kadar ağırlıklı olarak uygulanan merkeziyetçi yaklaşımların, sektörlerin bölgesel yoğunlaşmaları olarak nitelendirilebilecek kümeleme modeli baz alınarak revize edilmesiyle, her bölgenin kendine ait rekabetçi üstünlüklerinin ortaya çıkmasına ve bu üstünlüklere göre sektörel bazda uzmanlaşmalarına olanak sağlanacaktır.
Bu bağlamda, Türkiye’nin önümüzdeki dönemlerde global rekabet ortamında hak ettiği konuma ulaşabilmesi ve yakaladığı ihracat performansının sürdürülebilirliği için, sektörel analizlerin coğrafi analizlerle bütünleştiği politikalar yoluyla uluslararası rekabet şansı bulunan tekstil ve hazır giyimin yanı sıra, özellikle ihracatımız içindeki payları hızla artan otomotiv ana ve yan sanayi, makina imalat sanayi, elektrik ve elektronik gibi dünya ticaretinde yüksek paya sahip, ileri teknoloji ihtiva eden ve sermaye yoğun sektörlerde bölgesel çalışmalar yürütülmesi, bu çalışmalar ile her bölgeye özgü sorunların giderilmeye çalışılması, buralardaki KOBİ’lerin mevcut yapılarının güçlendirilmesi için “kümelenme modeli” halihazırda en bütüncül yaklaşım olarak gözükmektedir.
Prof. Dr. Mehmet AKALIN
Marmara Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Tekstil Eğitimi Bölüm Başkanı

Ercan ÇİTLİOĞLU, Araştırmacı Yazar

Coğrafya’nın 12 Ülkesi
SSCB’nin varlığının sonlanması ile birlikte bağımsızlığını kazanan Rusya ve diğer Eski Sovyet Cumhuriyetleri uzun süredir hem dünya gündeminde önemli yer tutmakta hem de Türkiye’nin uluslararası ticari,ekonomik, enerji, turizm ve kültür ilişkileri açısından özel bir rol oynamaktadır.
Toplam 280 milyon nüfusla bu devasa coğrafyada, dünya sanayi üretiminin yüzde 10’u gerçekleştirilmekte ve yeryüzündeki tüm doğal kaynakların yüzde 25’i bulunmaktadır.
Bu bağlamda anılan önem ve özelliğin, görünür gelecek içinde artarak süreceği, dünya jeopolitiğinde sürdürülebilir yaşam alanlarındaki değişimlerin jeostratejik algılamalara yüklediği yeni anlamlara koşut olarak Kuzey Kafkasya, Orta ve Uzak Asya’nın pek çok ayrı nedenle ilgi odağı nitelik ve niceliğinin daha da çoklu rekabetçi bir düzleme evrileceği değerlendirilmektedir.
Kıymetli ve stratejik madenlerle enerji kaynaklarının yoğunlaştığı anılan bölge, esasen küresel ve bölgesel oyuncuların uzunca bir süredir pratik alanına dönüşmüş bulunmaktadır.
Coğrafi büyüklükleri ve sahip oldukları doğal kaynakların zenginliği ile örtüşmeyen sınırlı nüfusları, teknolojik olanaklarının yetersizliği ve insan kaynaklarındaki kısıtlılık dikkate alındığında anılan ülkeler ‘’dışsal etki, yardım, iş birliği ve ortak yatırımlara’’ açık bir hale dönüşmektedir. Ne var ki Türkiye’nin söz konusu ülkelerle tarihi ve sosyo kültürel açılardan sahip olduğu artılar ve olumlulukları yeterince değerlendiremediği ve bölgeye ilgi duyan diğer ülkelerin pek çoğunun portföyünde yer almayan bu doğal avantajını olması gereken kazanım çizgisine ulaşma bağlamında etkin bir biçimde kullanamadığı düşünülmektedir.
Bu görüşümüzün köken alanında, anılan coğrafyada yer alan ülkelerle ilgili, derinlikli ve bilimsel ölçekli analizlerle durum tespiti ve gelecek senaryolarının eksikliğinin başat rol oynadığı, ilişkilerin rasyonel temelde karşılıklı çıkar ve bağımlılık ilkelerinden çok, ön yargılar ve duygusallığa dayalı olarak kurulduğu, bu yaklaşımın ise kırılgan ve gelgitlerin etkilediği kaygan bir zemin yarattığı, yaşanan ve yaşanmakta olanlardan anlaşılmaktadır.
Bu nedenle Bahçeşehir Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (BÜSAM), anılan coğrafyanın 12 ülkesine yönelik araştırma ve bilgilendirme çalışmalarına başlamış bulunmaktadır.
15 Sovyet cumhuriyetinden daha SSCB yıkılmadan bağımsızlığını kazanan ve 2004 yılında AB’ye üye olan Estonya, Letonya ve Litvanya’nın dışındaki ülkelerle ilgili inceleme ve faaliyetlerde bulunmak üzere BÜSAM bünyesinde özel bir birim oluşturulmuştur. BÜSAM; belirtilen bölge ülkeleri ile ilgili araştırma, analiz/risk analizleri, gelecek senaryoları ve danışmanlık hizmetleri vermeye hazır olduğunu bilgilerinize sunmaktadır.
Söz konusu coğrafya ya da tek tek ülkelerle ilgili (Rusya, Ukrayna, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Moldova, Belarus ve bu ülkelere ek olarak İran, Irak, Afganistan, Suriye, Yemen, Somali, Nijerya) bilgi ve hizmet almak istiyorsanız BÜSAM’a başvurabilirsiniz.
Bu ülkelerde yatırım ve iş yapmak, ticari ilişki kurmak, iş mevzuatı ve yatırım alan ve olanakları ile ilgili bilgi edinmek, riskler ve fırsatlar üzerine düzenli ve sürekli rapor, kişiye/kuruma özel dosyalar edinmek, ayrıca ilgilenilen ülke hakkında siyasi ve ekonomik açıdan (yatırım alanları,mevzuat,verimlilik, risk faktörleri vb. ) gelecek 10 yılla ilgili projeksiyon çalışmaları yaptırmak için BÜSAM hizmetlerinden yararlanabilirsiniz.
BÜSAM, başkaca ülkelerde uzun yıllardır uygulanan ülke profillerinden sektörel raporlara kadar birçok konuda profesyonel hizmet sunarak bu alandaki eksikliği gidermeyi, girişimci ve yatırımcılara yararlı olabilmeyi amaçlamaktadır.
Bahçeşehir Üniversitesi, bu faaliyetleriyle, akademik kurumların reel sektörlerin somut ihtiyaçlarına cevap vermesi prensibine uygun olarak ‘’bir ilk’’i gerçekleştirmektedir. Bu adımın, adları sunulan ülkeleri daha yakından tanımanız ve iş olanakları nızı genişletmeniz için katkı sağlamasını diliyoruz.
BÜSAM ARAŞTIRMA VE YAYINLARI

• Etnik Milliyetçilik Üzerine Analiz

• Referandum Süreci ve Sonrasında Olası PKK Eylemselliği

• Russia is Regaining What She Lost

• Af-Pak: Test Of The New Paradigm

• Suriye’yi Anlamak

• Parlamento Seçimleri-2010: Irak’ta Değişen Dengeler

• Irak Parlamento Seçimleri : İstikrarın Oylanması

• Yemen’de Kırılma Yakın mı ?

• 2009 Nasıl Geçti, 2010 ‘dan Neler Bekleniyor?

• Irak’ta Silahlı Gruplar

• Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri SosyoEkonomik ve Sosyo-Politik Yapı Araştırması:Sorunlar,Beklentiler ve Çözüm Önerileri

• Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinden En Fazla Göç Almış Olan İllerin Sosyo-Ekonomik ve Sosyo-Politik Yapı Araştırması:Sorunlar,Beklentiler ve Çözüm Önerileri

• Türkiye’nin Jeopolitik Önemi

• Afganistan

• Irak:Gelecek Senaryoları

• Türkiye-Ermenistan Yeni Dönem mi ?

•İran’ı Anlamak

• İran;Niçin,Nereye?

• Rus İstihbarat Geleneği Temelinde Silovik İktidar ve Anlayışın Değerlendirilmesi

• Obama Dönemi Amerikan Dış Politikasında Bölgesel Yaklaşımlar

• ABD’nın Irak’tan Çekilme Süreci ve Bölge Dinamikleri Açısından Değerlendirilmesi

• Türkiye’nin Ulusal Güvenliğine Yönelik Etnik Ayrılıkçı Terör Tehdidinin Analizi ve Irak’ın Kuzeyinde Bir Kürt Devleti Kurulmasına İlişkin Değerlendirme

• The Diplomatic Forum / Spring 2009